Ne Söylesem? Ne Düşünsem?

2018, Feb 23    

Öncelikle gözler önünde olan bir gerçeği benim yeni yeni algılamamdan bahsetmek istiyorum. Bu gerçek ise insanlarla birlikte çalışabilme. Şimdiye kadar hep bireysel çalışmanın daha etkili olduğuna inanmışımdır. Ve hayatımı da bu yönde devam ettirdim. Lisede ortak çalışma çok olmuyordu diye hatırlıyorum. Biri gelip sana bir soru soruyordu sende biliyorsan açıklıyordun. Kendi bildiğini tekrarlıyordun yani. Ancak üniversitede bunun böyle olmadığını farkettim.(Ama çok geç oldu sanırım. Fakat ne demiş atalarımız zararın neresinden dönülürse kardır.) Özellikle bir grup ile birlikte çalıştığınızda efsane güzel sorular ve cevaplar çıkıyor karşınıza. Örneğin bugün sinyal ve sistemler dersine çalışırken(dersi bize verdikleri sistemdeki adı ile sinyal, dersi aldıktan iki hafta sonra “bilgisayar bilimlerine giriş” olarak değiştirilen ardından dersi veren hocanın siz zaten bunları biliyorsunuz ben size “bulanık mantık” anlatacağım dediği o şehir efsanesi ders) bunu nedense belirgin bir şekilde hissettim. Neden kaynaklanıyor çok emin değilim ancak ders hakkında imsenin net bir bilgisi yok. Buna ne yazık ki hocamızın da dahil olduğunu düşünüyorum.(Dersin adı bulanık mantık tabiki belirgin olmayacak dediğinizi duyar gibiyim. Hiç komik değil. Demeyin.) Ders sürekli bu böyle şu şöyle olacak kıvamında gidiyor. Sonra ertesi hafta oluyor ben size bunu geçen hafta anlattım ya da o anlattığım kısım yanlış olmuş orası şöyle olacaktı deniliyor. Net bir çözüm yok da çözüm varsayımları var ortalık. Ancak kesinlikle hocamızın bunu bimediğini iddaa etmiyorum fakat bilmek ile aktarabilmek iki uçurum kadar ayrı meseleler. Belki de bizde bir sıkıntı vardır. He aynı yoldan öğrendiğimiz için farklı yollara gözü kapalı, inkar ederek bakıyoruzdur. Her olasılığı düşünmek gerek ancak konumuz bu değil. Asıl konumuz dersin havada asılı kalması, kimsenin bunu net olarak bu böyle olması gerekiyor diyemememsi. Hal böyle oluncada parça parça bilgileri birleştirip bir bütün elde etmeye çalışıyoruz. Örneğin vizeye kadar kati suretle çok bir şey bilmiyordum dersle alakalı. Sınav gününe birkaç gün kala haydi toplanalım dedik. Herkes döktü otaya ne bildiğini ya da anladığını(netlik tabiki yine yok.) Ama o kadar güzel noktalara değiniliyor ve o kadar güzel çözümler üretiliyorki keyif ile anlamaya çalışıyorum. Birde her grupta sivri bir çocuk vardır. Sürekli itiraz eder baştan varsaydığın kabulleri sorgular nedense vizeye ya da finale çalışırken hep denk geldim böyle birilerine. Ve sorduğu sorulara kafa yormak keyifliydi. Harbi lan bu neden böyle diyip mantıklı bir cevap aradık.(Ha bulamadık o ayrı) Bildiğim, anlattığım birçok şeyin böyle olduğunu kabullenrek üzerine bir şeyler koymaya çalışmışım. Ancak neden öyle oluyor net bir fikrim yokmuş. Evet bu şekilde sınavları geçebilirsiniz, okulu da bitirebilirsiniz ancak hayatta mutlak suretle başarısız olmaya mahkumsunuz bence. Çünkü doğa kanunu olarak her sonucun bir nedeni olmalı ve sonuçları anlayabilmek için ancak ve ancak nedenlere odaklanmalısınız düşüncesindeyim. Konu yine dağıldı hemen toparlıyorum. Burada anlatmak istediğim birlikteyken daha güçlü ve daha iyi olduğumuz. Örneğin dünyayı bir nebze değiştiren iki insan Steve Jobs ve Elon Musk’ın hayatlarına bakınca bunu net bir şekilde görebiliyorum.(Bu sıra ikisi hakkında fazlaca araştırma yaptığımdan etkilenmiş olabilirim.) İkiside bir şeyleri tek başlarına başarmamışlar. Evet şahane insanlar, üstün çalışma ve vazgeçmeme azimleri var ancak güzel bir şeyin parçası gibiler. Öncü olan bir sembol gibi. Ki Steve Jobs şu röportajında bunu kabul ediyor. Ve bu röportaj ile ilgili en sevdiğim şeylerden biri çakıl taşları hikayesi oldu. Birbirine çarparak birbirlerini güzelleştiren çakıl taşları. Ben insanlar ile fikirlerimi konuşmaya hiç bu gözle bakmamıştım. Ki genelde tartışmaktan kaçınan bir insan olmuşumdur hep. Belkide tartışma kültürüne sahip olmadığımızdan, tartışmayı fikirlerin gelişmesi olarak değil de kendi fikrimizi zorla karşımızdakine kabul ettirmeye çalışmamızdan kaynaklanıyordu bu. Bende genelde dinleyen, fikrini söyleyen benim fikrime ters bir şey söylediklerinde bir süzgeçten geçirip mantıklı olup olamayacağını düşünüp bir sonuca varıyordum. Çok damarıma basılan bir konu değilse katiyen uzatmam ya da karşımdakinin aslında ne söylemek istediğini anlamaya çok çabalamam.(Öyleymiş yani) Sanırım bu da yanlış bir düşünce yapısı. Çünkü böyle olunca ilerleyemiyorsunuz. Ve genelde süzgeçten geçirdiğiniz fikirlerde hep kendinizi haklı buluyorsunuz. Ama henüz karşınızdakini anlamaya çalışmadınız ki?

Bu tartışma meselesi ile ilgili daha yeni öğrendiğim bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Yapay arı kovanı algoritmasının gezgin satıcı problemine uyarlanmış hali var.(Buralara çok takılmayın birazdan sonuca geleceğim) Bu yöntemde bir arının besin kaynağına ulaşacağı çeşitli uygunluk fonksiyonları var. Arının besin kaynağına giden adımları olarak da düşünebilirsiniz. Amacımız en iyi besin kaynağına en kestirme yoldan gitmek. Bunu yapmak içinde bir besin kaynağını alıyoruz ve başka bir besin kaynağı ile çaprazlıyoruz ve ortaya çok başka bir yol çıkıyor. Bu çözüm eğer verilen çözümlerden daha iyi ise yeni çözümümüz artık bu oluyor. Ben bunu iki insanın tartışmasına benzetiyorum nedense. Çaprazlama olayı fikirlerini belirtmeleri ve sonucunda çıkan şey ise varolan problemin en iyi şekilde çözülme yöntemi. Amaç burada sabit ve farklı olan verilerden yepyeni veri çıkartmak. Bir de mutasyon olayı var. Mutasyon ise fikir sıçramaları gibi. Varolan bir besin kaynağı var. Çaprazlama ile farklı pencerelerden düz bir şekilde bakıyoruz. Mutasyonda ise biri gelip “olum lan tavandan da baksanıza simetrik bu” demesi gibi bir şey. Konuyla alakası olmayan birinin objektif olarak fikrini almak ile bağdaştırdım nedense ben bunu. Umarım doğru anlamışımdır :)

Buraya kadar anlatmışken bu tartışma meselesi ile ilgili yaşadığım bir deneyimi de aktarmak istiyorum. Tartışmayı ya da itiraz etmeyi çok seven biri olmadığımdan bahsetmiştim. Damarıma basılmadığı müddetçe. Bazı konularda çok hassasım. Ve bu hassa konularda kim olursa olsun fikrimi belirtmeden edemiyorum. Örneğin kadın erkek eşitsizliği konusu beni çileden çıkartıyor. Biri ya o kadın abi, kadın şoför işte ne olacak, kadın da ne anlarmış dediğinde kürekle ağzına ağzına vurma isteği uyanıyor içimde. Bunu endi ailemde, arkadaş çevremde ve birçok yerde gözlemliyorum. Fikirlerine çok saygı duyduğum bir arkadaşım var. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim adı Canan. Genelde ona akıl danışıyorum. Ama bazı düşünceleri beni delirtiyor. Örneğin kendinin de bir kadın olmasına rağmen erkeklerin kadınladan daha iyi iş yaptığını ve ihtiyacı olduğunda bir tercih yapması gerekirse bir erkeğin problemine çözüm bulmasını savunuyor. Nasıl olur diyorum ya nasıl bir kadın bunu nasıl savunabilir. Sırf kadın olduğu için bu şekilde düşünmesine kızmıyorum herhangi bir işi yapmak için cinsiyet gerektirdiğini savunduğu için kızıyorum. Ben bunu reddediyorum.

Olaya farklı bir ayrım örneği vererek bakmak gerekirse; Hayvanlardan Tanrılara kitabında bir ayrımdan söz ediliyor ırk ayrımı. Kitaptaki ifadeleri aynen aktarıyorum.

“19. yüzyılın başında Britanya İmparatorluğu köleliği kaldırarak Atlantik’teki köle ticaretini durdurdu. Bunu izleyen on yıllarda kölelik Amerika kıtasının tamamında kademeli olarak kaldırıldı. Buradaki önemli noktalardan biri tarihte ilk defa kölelik uygulayan toplulukların köleliği “gönüllü” olarak kaldırmasıdır. Öte yandan köleler özgür kalsalarda köleliği haklı göstermek için süregelen ırkçı mitler, ırk ayrımı, ırkçı yasalar ve toplumsal geleneklerle yaşamaya devam etti.

Bunun sonucunda da kendi kendini besleyen bir sebep-sonuç ilişkisi yani bir kısırdöngüydü. 1865’te Amerikan yasasındaki 13. değişiklik köleliği yasadışı ilan etti, on dördüncü değişiklik vatandaşlık ve yasalardan yararlanma hakkının eşit olduğunu ve ırk temelli olarak inkar edilemeyeceğini ilan etti. Buna karşılık 200 yıllık kölelik çoğu siyahi ailenin beyazlardan çok daha fakir ve az eğitimli olması sonucunu doğurmuştu. 1865’teAlabama da doğan birinin beyaz komuşularına göre iyi bir eğitim alma ve iyi kazandıran bir işte çalışma şansı çok daha düşüktü. Bu kişinin 1880’ler ve 1890’larda doğan çocukları da aynı dezavantajlardan muzdaripti, sonuçta onlarda eğitimsiz ve fakir bir ailede doğmuşlardı.

Bu arada, ekonomik dezavantaj tek etken değildi. Alabama aynı zamanda durumları daha iyi pek çok beyazın imkanlardan yoksun beyazlara da ev sahipliği yapıyordu. Buna ilaveten sanayi devrimi ve arkasından gelen göç dalgaları, fakirliğin bir andan zenginliğe dönüşebildiği ABD toplumunu çok değişken bir topluma dönüştürmüştü. Eğer tek geçerli şey para olsaydı, ırklar arasındaki keskin ayrım kısa süre içerisinde silikleşirdi.

Fakat bu gerçekleşmedi. 1865’ten itibaren beyazlar ve aynı zamanda pek çok siyahi, gerçekten de siyahilerin beyazlara göre daha az zeki, daha iddete eğilimli, daha tembel ve temizliğe daha az önem veren insanlar olduklarını düşünüyorlardı. Siyahiler bu özellikleri sebebiyle şiddet, hırsızlık, tecavüz yani kısaca “kirliliğin” kaynağıydı. Siyahileri doğaları gereği güvenilmez, tembel ve daha gerizekalı olarak etiketeyen damga aleylerinde çalışmaya devam etti.

İnsanların zamanla bu toplumsal damgaların olgulara değil mitlere dayandığını anlayacağını, dolayısıyla siyahilerin zamanla kendilerinin becerikli, kurallara uyan ve temiz insanlar olduğunu kanıtayacağını düşünebilirsiniz. Oysa gerçekten bunun tam tersi oldu. Mevcut ön yargılar zaman geçtikçe daha da derinlere kazındı. Tüm iyi işler beyazlar tarafından kapılmış olduğundan siyahilerin düşük seviyede olduğuna inanmak daha kolay hale geldi.

Kısırdöngü burada sona ermedi. Siyahi karşıtı damgalama alışkanlığı geliştikçe siyahilerle beyazları resmen ayıran ve ırk hiyerarşisini korumaya yönelik yasalara dönüştü. Siyahilerin seçimlerde oy kullanmaları, beyazların okullarında okumaları, beyazların restoranlarında yemek yemeleri yasaktı. Beyazlar onlardan korunmalıydı. Bu korkular siyahileri gerçekten de daha az eğitimli olduğunu, pek çok hastalığın onlar arasında daha yaygın olduğunu ve siyahilerdeki suç oranının daha yüksek olduğunu “kanıtlayan” bilimsel çalışmalarla da destekleniyordu. Çalışmalar bu “olguların” siyahilere yapılan ayrımcılıktan kaynaklandığını yok sayıyordu.(Sayfa: 147-149)”

Bence günümüz dünyasında da cinsiyet için aynı durum söz konusu. Geçmişten gelen ayrımcılıkların halen kölesiyiz. Geçmişten günümüze insanlar kendilerini erkekler ve kadınlar olarak ikiye ayırdı ve nedense çoğu yerde erkekler daha iyi durumdaydı.

Bana/bize 5 Aralık 1934’te seçme seçilme hakkı verildi. Ancak günümüzde bir kadın tarafında şeriat ile yönetilmeliyiz fikri savunuluyor. Bu gerçekten nasıl olabiliyor anlayamıyorum, idrak edemiyorum. Bazen düşünüyorum Türkiyede ve islam dünyasında bunun sebebebi din mi diye ancak bu kısma bu yazıda hiç değinmeyeceğin. Beni bazen çok üzen ayrı bir nokta islam da kadının yeri konusu.(Belki başka bir yazıda detaylıca anlatırım.)

Belki Canan’ın düşüncesini yaşadığı tecrübelere verebilirm. Ancak ben bu ayrımı okulda da yaşıyorum. En yakın örneği ise birkaç hafta önce değerler eğitimi dersinde oldu. Tahtaya iki ifade yazıldı kadın ve erkek. Aralarına ise bir eşittir konuldu. Ve kadının narin, estetik olduğundan bahsedildi. Estetikliğin sembolü kadın, güç ve iktidarın sahibi ise erkek üzerinde savunmalar yapıldı. Günümüzde boşanmaların bu kadar artmasının sebebi geçim sıkıntısıyla kadının çalışmaya başlamasıymış. Bir kadının kocası ona güven verir ve geçimini sağlarsa kadın çalışmaz ve evde sorumluluklarını yerine getirirmiş. Bir eğitimcinin nasıl böyle düşündüğünü idrak edemedim. Ki bu hocam hiç öyle boş bir insan da değil. Okuduğu kitalardan, paylaştığı çoğu bilgisinden bahsedince fazlasıyla bilgili olduğunu anlıyorsunuz ancak bir eğitimci nasıl bunları savunabilir bilmiyorum. Normalde bu dersi dinleyip tepkisiz kalıyordum. Ama bu sefer kalamadım. Estetiğin tesilcisi olmak istemediğimden eğer kocam bana baksa sonsuz güven verse bile kendi tercihimle çalışacağımdan kendimi gerçekleştireceğimden bahsettim. Bu ekonomide bile böyleydi. Kendini gerçekleştirme bir insan ihtiyacı olarak kabul ediliyordu. Ancak yüzyıllardır varsayılan toplum yargıları ve toplumun bana atadığı sorumluluklar beni erkeklerden zayıf kılıyordu. Anlattım ancak anlayan olmadı. Dersin sonunda tahtaya yazılan kadın erkek ifadesini arasındaki eşittir’e bir çizgi çekildi ve kadın artık erkeğe eşit değildi. Neye göreydi bu eşitsizlik biyolojik olarak mıydı? Evet biyolojik ise bende bir tane fazladan X kromozom’um vardı. Bu beni daha zayıf mı yapardı? Ancak yargılar kolay kolay değiştirilemeyecek kadar çok derin ve acımasız. Bu konuda konuşan bende dahil maksimum 3 kadın vardı. Ve en çok da beni ne üzdü biliyor musunuz. ders bitiminde onun hakkını savunduğum yakın bir kız arkadaşım gelip “Ebru sende amma gaza geldin” dedi. Bu mesele onun için önemsizdi çünkü alışmıştı başkalarının koyduğu kurallara göre yaşamaya. Ben bunu reddediyorum. Ve bunuda fırsatını bulduğum heryerde belirteceğim.

Kadınlar erkeklerden daha kötü iş yaparlar tezine sonuna kadar karşıyım. Aynı şekilde erkeklerinde kadınlardan daha kötü iş yapabilir tezinede. Çünkü bir işi iyi yapabilmek için cinsiyetin kesinlikle gerekli olduğunu düşünmüyorum. Bir sürü etken var ama cinsiyet olamaz bu ayrım yapılamaz düşüncesi hayaller. “Kızların notları yüksek oluyor ama erkekler daha iyi kod yazıyor” gerçekler. Bu da başka bir hocam tarafından söylendi. Koyun gibi bunlar empoze ediliyor. Çileden çıkıyorum duydukça. Ve sınıftaki çoğu kadın arkadaşlarıma ayrı kızıyorum. Orası bir eğitim kurumu. Ben orada öğrenmek gerekirse hocamı darlayıp ondan bildiklerini bana aktarmasını sağlamak için varım. Ancak sınıfta bir cool olma yarışı almış başını gidiyor. En cool kim, kim kiminle sevgili, kim ne giymiş yarışı mı yapılıyor sahi? Çoğu derste özellikle yazılımla ilgili olanlarda hemcinslerim o kadar sessiz ki. İçerde bir arkadaşa bakıp çıkacaktım der gibiler. Hiç mi anlamadığın, merak ettiğin hocam şöyle de olsa olur mu dediğin bir yer yok? Neden yok? Hadi belki merak etmiyorsun ama sen sınavda bunlara çalışıp geçeceksin illa anlaman gerek yani, neden yapmıyorsun. Çünkü cool olamıyorsun öyle. Sınavdan önce çalışkan bir inek öğrenci bulup onun seni çalıtırması daha kolay. Hem merak etsen bile o kadar kişinin içinde ya yanlış bir şey söylersen değil mi mazallah insanlar ne der, arkandan nasıl onuşurlar. Bu sikindirik düşüncelerden ne zaman nasıl sıyrılacağımızı bilmiyorum ama benim bunlarda boğulmaya hiç mi hiç niyetim yok. Bazen sınıfta çok soru soruyorum. Özellikle yazılımlı derslerde. Çünkü öğrenmesi keyifli. Tamamiyle eğlence benim için. Ha bazen abarttığım olmuyor mu tabiki oluyor. Bazen sorduğum soruyu düşünmeden sorunca ebru ne gerizekalısın diyorum. Hayır mal mısın bu sorulur mu? Bazen ters tepkiler alıyorum, arkamdan sağlam atıldığını duyuyorum.(Birde itiraf edeyim derse odaklanamadığımda sırf olaya dahil olmak için bilerek bildiğin bir şeyi soruyorum.)Ama bilin bakalım ne yapıyorum. Tabiki umursamıyorum.

Ada Lovelace ile başladı bu hikaye kübra, cansu, ayşe ve benim gibi niceleriyle devam ediyor. Harika erkek ve kadın meslektaşlarım var. Dünya günün birinde daha güzel bir yer olacak.(Yazının mesajını vermeden bitirmeyeyim :))

Kendine çok dikkat et.

Sevgiler.