Karala-Ma

2017, Dec 12    

Zaman zaman yazdığım ancak sonunu bir türlü bağlayamadığım yazıların bütünü burada. Genelde kendime sorduğum sorulardan oluşuyor. Okumana çok lüzum var mı bilmiyorum ama benim anlatmam lazım.

1. Merhabalar bir süredir kişisel fikirlerimi yazamamıştım buraya. Aslında yazdım ancak yayınlamamıştım da diyebiliriz. Yaklaşık 14 yazı yazdım yayınlamadıklarımın haricinde. Bir arkadaşımın annesi hastalandı ben yazdım, bir arkadaşım kanser oldu ben yazdım, bir arkadaşım tecavüze uğradı ben yazdım, üzüldüm yazdım, ağladım yazdım. Genel itibari ile yazdım anlayacağınız. Birkaçını da yayınladım hatta. Bunu yapmamdaki amaç ilk önce o zamanlar ne düşünmüş acaba sorusuna yanıt bulmakdı ikinci olarak benimle aynı duyguları paylaşan insanların yanlız olmadığını hissettirmekti. Çünkü bazen kötü hissedince dünyayı farklı algılayıp yanlız olduğumuzu düşünüyoruz. Ancak bence böyle bir durum yok. Yazmak dışında fikirlerimi aktarmanın benim açımdan çok yolu yok gibi. Çünkü genelde insanlarla konuşmamı sınırlı tutmaya çalışıyorum. Her insandan öğreneceğim br şey ar biliyorum ancak biraz çekiniyorum sanırım bundan. Ve etrafımda ilgilendiğim konuları konuşacağım çok insan yok. Kimseyi yargılamak için söylemiyorum ancak etrafımdaki insanların çoğu benden milyonlarca ışık yılı uzak olan şeyler konuşuyorar. Çoğu da boş geliyor. Mesela bir arkadaşımın yeni erkek arkadaşı ile olan kavgaları, kızgınlıkları vs vs bir çok eyi biliyorum. Nasılsın diyorum kıza diyor ki ya nasıl olayım hakan ile kavga ettik dedikten sonra iki buçuk saat kavganın detaylarını kişi zamirlerini ve dolaylı tümleçlerini öğreniyorum. Hayır banane ise. BANANE LAN diye bağırasım geliyor çoğu zaman. Bir insan derdini sıkıntısını anlatır kabul ediyorum ancak bu sürekli olamaz. Bırakın o kişi iki insan arasında yaşansın. Ama yok. Bir ara sırf bu yüzden bir şey anlatırken pat diye bir soru soruyordum. Jüpiter’in çevresi ne kadardırdan tutun da yaptığın en iyi şey nedir’e kadar. Hatta bir ara sırf adım garip soru sora kıza çıkmıştı.(Gerçi şuan halen öyle biliniyorum) Ama ne yapıyım gerçekten çok sıkıyor bu konular beni. Biri ile sohbet ettiğimde onun çıktığı çocuğu/yürüdüğü kızı, gıcık olduğu insanı bin kez dinlemek istemiyorum. Bu sebeple çok konuşma taraftarı olamadım hiçbir zaman. Belki de ben sohbeti tam yürütemiyorumdur bilmiyorum. Ama garip bir şey de var ki konuşmayı sağlam sohbet yapmayı seviyorum insanlarla. Ve bir gerçek de var ki iletişim kurmak yapımızda var. Bir şekilde anlatmalıyız kendimizi anlatmalıyız ki kendimizi bulalım. Ben de bu anlatma olayını yazarak yürütüyorum. Çoğunlukla kimseye okutmasam da kendi içime bir yolculuk gibi yazmak. Bu yüzden sırf bir defter bile tuttum. Her üzgün, kızgın olduğumda karalıyorum. Dehşet iyi geliyor ama biri okursa yaşatmazlar beni :)

Bir de çok konuşmamanın süper bir avantajı daha var dinlemek ve gözlem yapabilmek. Sürekli gözlemliyorum insanları bu da çok şey katıyor bana. Örneğin bu günlerde insanların benim düşündüğümden daha duygusal ve benden daha manyakları da olabileceğini farkettim.

Talmud’un çok sevdiğim bir sözü var. Diyor ki “Nesneleri olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz.” Ben bu sözün üzerine ıslak kuru bütün imzalarımı atarım. Çünkü kötü hissettiğimde diğer insanlar neden bu kadar mutlu acaba diye düşünüyorum. Mutlu olduğumda ise hava kapalı olsa bile o harika bir gün demek. Hal böyle olunca o iyi hissettiren duyguların peşinden koşuyoruz durmadan. Bazı zamanlar güvene ihtiyacımız var güvenecek biri var mı etrafımızda diye onu aramaya başlıyoruz. Bazen de güven yerini sevgiye bırakıyor. Sevgi eksik diyoruz ve bulduğumuz sevgi potansiyeli olabilecek insana tutunuyoruz. Ben öyleyim en azından bu yüzden çok hatalı insanları sevmeye çalıştığımı da söyleyebilirim. Kestirip attığım tamam bitti dediğim insanlar beni üzebiliyor. Bu da yine aynı şey eksilmiş olduğundan kaynaklanıyor sanırım. Sevgi, güven, iletişim o an hangisi ise artık. Çünkü gözlemlediğim en sert, kaba insandan tutun da en duygusalında da bu var. Donanımsal ihtiyaçlarımız gibi. Karşılanmayınca eksikliğini hissediyoruz. Bazı insanlar bunu başka şeylerle doldurmaya çalışıyor. Mesela sevgiye ihtiyacı olan adam bunu hissetmemek için çok çalışmaya başlıyor ki düşünmesin, hissetmesin.

Anneniz gözünüzün önünde yavaş yavaş ölse ne yaparsınız? Bu soru o kadar derin ve can yakan bir soru ki hayalini dahi kuramıyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşımın annesi kanser oldu yaklaşık bir yıl kadar önce. Şuan halen onun mücadelesini veriyor. Ve doktorlar son için çok kısa bir süre kaldığını söylemişler. Ve bir evlat düşünün ki şu hayattaki en değerli şeyi olan annesini keşke bu kadar acı çekmese de kolay bir şekilde ölse dediğini hayal edebiliyor musunuz. Ben edemiyorum ama bunu yaşayan insanlar var. Bir insan düşünün ki sesinden çektiği ıstırabı bıkkınlığı olanca kuvvetiyle vursun. Bu hayal edemeyeceğim kadar büyük bir acı. Üstelik çoğu zaman bunu tek başına yapıyor. Bir hastahane koridorunda doktordan gelen o haberi bekliyor. Okulundan, hayallerinden sevdiği şeylerden sırf annesi için vazgeçiyor. Ben bunları düşleyemiyorum bile ancak bazı insanlar yaşıyor bütün gerçekliği ile. Yaşarken de kendilerini kaybetmemek için dünyanın en mutlu en cool insanı gibi görünüyorlar uzaktan. Oysa kimse bilemez ki yatağa uzandığınde içinden geçen acıyı. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan birisi. Ona o kadar saygı duyuyorum ki. Keşke daha fazlası gelse elimden. Keşke bir an için bile olsa ona yardım edebilsem diye düşünüyorum. Her konuştuğumda(ki çoğu zaman konuşamıyorum) üzüntü ile sarsılıyorum. Biraz daha devam ediyor üzülme sürem, arada sırada aklıma geliyor ve ben günlük rutin hayatıma güle oynaya devam edebiliyorum. Bu nasıl mümkün oluyor. Birinin herşeyi elinden giderken ben nasıl böyle olabiliyorum. Üstelik aynı şey benim başıma da gelebilir. Ve bu yaşandığında etrafımda bana destek olacak insanları hiç aramadığım kadar ararım diye düşünüyorum. Ancak ben bu arkadaşımın yanında yeteri kadar olamadığımı hissediyorum hep. Çok sık aklıma geliyor ama bir türlü cesaret edemiyorum. Bir insan nasıl teselli edilir, nasıl derdine ortak olunur bilmiyorum. Anneniz ölüyorken birileri sürekli arayıp geçmiş olsun derse ben o kişiden nefret ederim sanırım. Peki ama bir insanın bu durumda nasıl yanında olunur ne denir gerçekten bilmiyorum. Kestiremiyorum. Sanırım bu yüzden de aklımda olmasına rağmen aramıyorum/arayamıyorum. Ya da lanet olası bahanelerimden biri de olabilir. Şu sıra yaşadığım en büyük pişmanlığım bu. Ben o kızın yanında nasıl olamam. Neden paylaşamam onun derdini. Nasıl? Kendime bunu hiç yakıştıramıyorum. Ama ne yapabileceğimi de bilmiyorum. Böyle olmamalı.

Bazen düşünüyorum başka bir çevrede doğmuş olsaydım ne olurdu diye. Mesela Amerika ya da Kanada. Ne değişirdi, nasıl hissederdim diye çok merak ediyorum. Daha da önemlisi sanırım hangi Ebru olmak isterdim. Bunu kendime sürekli sormamın sebebi yaşadığım çevreden çok memnun olmamam elbette. Bilimin, eğitimin, ilerlemenin kucağında doğsaydım bana ne olurdu? Sonra da şu tez geliyor aklıma. Bilimsel devir o zamana göre daha rahat olan Asya ya da Osmanlı da başlamadı tam aksine durumu çok daha kötü olan Avrupada başladı. Yani aslında seni sen yapan şeyler aslında içimizde mi? Yani eğer ben daha farklı bir yerde doğsaydım aşağı yukarı yine aynı şeyleri mi hissederdim. Bunlar cevap verilmesi gereken çok zor sorular. Ki artık bir konuya/soruya kesin doğru ya da yanlış demenin de yanlış olduğunu düşünerek kendi paradks girdabıma dalış yapıyorum.

Bir şeyi küçümsemenin hep çok yanlış olduğunu düşünmüşümdür. Senin elinde var evet ama bunu farklı insanların koşulları ile karşılaştırmak, onların elindekileri istemek yanlış mı emin değilim? Ya da bir şey yapmayı seviyorsun mesela ama çok iyi değilsin fazlası ile geridesin ve diğer insanların yaptkarına bakıp kendini sürekli yetersiz hissediyorsun. Ve daha da önemlisi yaptığın işten uzaklaşıyorsun. Bence bu çok yanlış bir bakış açısı. Bazen bir şeyleri çok istememmize rağmen kafamızda kurduğumuz bu yanlış düşünceler sebebi ile ilerleyemiyoruz. Herkes gibi ben de yaşıyorum bunu. Kafamın içine saplanıp kalıyor. Daha önceki bildiğin her şeyi unutum buna takılıyorum. Process de devamlı işliyor ama bir çıktı üretemiyor. Bu fikirleri saptamak da hiç kolay değil üstelik. Çünkü insan etrafındakilerden çok kendini kandırıyor. Olmadığı biri olduğuna inandırıyor kendini, afasında kurduğu fantazilerin gerçek olduğuna o kadar inanıyor ki. Elindeki büütün gerçeklere rağmen. Ve biri size beni kandırıyorsun diyebilir ama kendinize asla söyleyemezsiniz bunu. İnsanın bunu nasıl ayırt edeceğini bilmiyorum. Bununla savaşmak değil de yaşamayı öğrenmek mi gerekiyor. O zaman kaybetmiş gibi hissediyorum ben. Yani kafamın içindeki dünyayı kurtarmak isterkenbenim oturup api yazmam ne derece mantıklı. Ancak bir yerden de başlamak gerekiyor. Peki bu yer o yer mi? Keşke kafamızın içindeki sesleri susturabilsek. Bu tatminsizlik, yetersizlik, başaramadın ama bak insanlar neler yapıyor düşünceleri olmasa nasıl olurdu acaba. Cevap verilmesi gereken bir ton soru var. Ve cevabı hiçbir yerde yok. Dandik kişisel gelişim kitapları diyor ya kalbine sor o herşeyi bilir o ne diyorsa kuyruğunu koparıp ona uy. Valla benimki kan pompalıyor arada bir sıkışıyor bir şey dediği yok. Ha kastedilen kafamın içindeki ise onun kafa beybi beybi beybi uuuu.

2. Belki de doğru yerde değilimdir, belki de doğru işi yapmıyorumdur. Belki de ben yanlışımdır. Bu soruların cevaplarını nasıl verebilirim. Bir şeyi istediğimizi tam olarak nasıl anlayabiliriz? Ya kendimizi kandırıyorsak da aslında gerçekten istemiyorsak. Sırf yapmış olmak için yapıyorsak, ya da şöhret için. Bilinirlik çok kötü bir özellik bence ya da bilinir olmak gözde olmak istemek. Ancak en çekingen insanın ruhunda bile bu özellikten var. Farklı olmak istiyoruz. Demin umudunu kaybetme filmini izledim. Orada şöyle diyordu. “Ben tarih sınavında A aldığımı öğrenince sandım ki istediğim her şey’i yapabilirim. Ancak şimdi hayal kırıklıklarımı seyretmekle yetiniyorum.” Ben de böyleyim galiba. Bütün gönlümle benim hikayemin de mutlu sonla bitmesini diliyorum. Tabi varsa öyle bir şeyler.

Peki ya bende bir şeyler yerli yerinde değilse. Bazen böyle hissediyorum kendimi. Temeli olmayan bir binaya gökdelen yapmaya uğraşıyormuş gibi. Confor alanımın dışına çıktığımda bumm yıkılıyor her taraf ve ben molozların altında kalıyorum. Tekrar geri konfor alanıma döndüğümde diyorum ki “Ebru mal mısın, mıydın” Kendimle bağdaşmayan onlarca şey yapıyorum. Peki ben şimdi hangisiyim. Kimlik bunalımı buna mı deniyor acaba? Ancak bu kendini bilememek ya da bulamamakla mı ilgili. Ne istediğimi bildiğimi düşünüyorum ama sanırım ne istediğimi bilmiyorum. O kadar karışık ki kafamın için. Eğer beynimde bir şeyleri değiştirebilme özelliğim olsaydı çok düşünme özelliğimi kapatırdım. Kafa rahat abii. Temiz.

Boş kaldığımızda aklımıza gelen şeyler ne istediğimiz ile mi ilgili? Ya da ne olduğumuzla? Bunu çok düşünüyorum bazen. Ve benim aklıma hiç olmak istediğim şeyler gelmiyor. İçimizdeki karanlık taraf ile yüzleşme vakti geldi sanırım. Neden sürekli yanlış hissettiğim ile ilgili bu. Yapmak istediklerimi aslında gerçekten istiyor muyum. Yoksa yanlızca kendimi mi kandırıyorum. Bu sorulara da cevap veremiyorum çünkü yanıtını bilmiyorum. İnsanın kendini kandırması diğer herkesi kandırmasından daha kötü bence. Çünkü başkalarını kandırdığınızda bu bir şekilde farkediliyor ancak kendinizi kandırdığınızı anlamıyorsunuz. Ben anlamıyorum en azında. Sürekli kendime Ebru doğru yolda mısın diye sormak yanlış yolda olduğumanla mı ilgili? Yoksa tam tersi mi? Peki ya tanınır bilinir olmayı istemek yanlış bir ey mi? Çok değil ancak bu isteğiniz yapmak istediklerinizin önüne geçiyorsa orada bir problem var demektir. Yanı boş kaldığınızda aklınıza gelen hayaller ün ve şöhret ile ilgiliyse. Orada bir durmak ve aracın direksiyonunu kırıp bariyerlerden otluk araziye geçmek gerekiyor. bu bana yanlış geliyor ancak nedense kafamda hep bunlar var. Ve bahsettiğim gibi yanlış yön tarifi ile doğru yolda ilerleyemem. Bundan kurtulmanın yöntemi de gerçekten istediğin şeyi bulmaktan geçiyor. Kendimi kandırmadan kendinle yüzleşmekten. Bunu nası yapacağımı bilmiyorum. Kendimi kandırıyorsam eğer bunu nasıl öğreneceğim? İçimden bir ses diyor ki Ebru doğru yoldasın. Ancak yanlış şeritte olmam yüksek ihtimal. Gözümü kapattığımda, boş zamanlarımda haallarimi nasıl düşünebilirim. Lisede yazılım derslerine giren bir hocam “rüyanızda kendinizi kod yazarken gördüğünüzde artık siz olmuşsunuz doğru şeyi yapıyorsunuz” demişti. Ben hiç rüya görmem ki. Görsem de hatırlayamıyorum. Göreyim diye kendimi kandırıyorum ve uyumadan önceki arta kalan düşüncelerim sabah tekrarlanıyor gibi. Hayır bir insan bu konuda kendini kandırıyorsa Allah Allah yandık.

Sürekli insanlara soruyorum mutlu olduğun bir şeyi nasıl anlarsın? Seni ne mutlu ediyor, ne olsadı daha farklı olurdu. En çok pişman olduğun şey nedir diye. Bu yüzden sorucu kıza çıktı adım. Kendimin vermesi gereken cevapları başkalarından duymak istiyorum. Kimse aradığım cevabı vermiyor tabiki. Genelde düşünmüyorlar bile. Düşünenler ise yalnızca düşünüyor. Herkes birsürü şey istiyor ancak bunun için kimse totosunu kadırmaya yeltenmiyor. Bende bunlara dahil miyim? Şuan bir şeyleri hakkı ile yapmadığımı düşünüyrum. Kendime çoğu zaman haksızlık ederim ancak bu öyle bir şey değil. Bu sefer gerçekten elimden geleni yapmıyorum. Dinlediğim insanlar gibiyim. yapmak istiyorum diye belirtiyorum az çok da kendimi kandırma çabalarına girip yapıyormuşum gibi yapıyorum. Aslında gerçekten yapmıyorum. Devlet memurlarının mesai saatini doldurması gibi. Ancak ben öyle olmak istemiyorum. Bunu nasıl düzeltebilirim? Elimden gelenin en iyisini nasıl yapabilirim?

3. Aslına bakarsanız nereden başlayacağımı bilmiyorum yine. Hatta neden yazdığımı bile bilmiyorum ama düşüncelerimi bir yere aktarığımda sanki daha rahatım. Özellikle beni üzen, kızdıran şeyleri yazdığımda sanki onlar benden gidiyor gibi. Sırf bunun için tuttuğum bir defterim bile var. Adını bile koymuştum ama sonradan unuttum. Şimdi bunları yazarken ne yazacağımı da unuttum. Aslında biliyor musunuz yazı insanların düşünce sistemini değiştirmiş Hayvanlardan Tanrılara kitabının yazarına göre. Kitaptan bir alıntı yapacak olursam; “Yazının insanlık tarihine en önemli katkısı şudur: yavaş yavaş insanların düşünme ve dünyaya bakış biçimlerini değiştirmiştir. Özgür düşünce ve bütüncü bakış yerini bürokrasiye ve sınıflandırmaya bırakmıştır” Burada kendisine katılıyorum çünkü kafamdaki milyon tane düşünce yazarken bir tane oluyor. Yazdıklarım bence hissettiklerimin yüzde beşlik bir kısmını karşılıyor. Hatta bazen de düşüncelerim o kadar karmaşık oluyor ki ya bi susar mısınız diye bağırmak istiyorum. Burada da yazı devreye giriyor ve onları bir nebze olsun düzene sokuyor. Kitap çok güzel bu arada kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Bu tarz kitapları seviyorum çünkü bilmediğimi öğretiyor bak bir de olaya şu taraftan bak çıkar o at özglüklerini al benim gözlükleri tak diyor. Enteresan yani. Neyse yazının yazılış amacına gelecek olursa farkedecek olursanız ki problem yine BEN. Bu şimdiye kadar hep böyle olmuştur. İnsanlarla katiyen bir sıkıntım olmaz, çoğu ile en azından ama konu kendim olunca allah allah bürünün kılıç kalkanları. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim (okudunuz mu bilmiyorum okumadıysanız problem yok çok şey kaçırmıyorsunuz). yaşadığım bir tatminsizlik, mutlu olamama hali var. Ki beni yakından tanıyanlar çok daha iyi bildiği bir durum daha var sürekli kendime ben bu değilim şöyle olmalıyım vs gibi ithamlarda bulunuyorum. Çünkü olduğum ile olmak istediğim kişi arasında dağlar kadar fark olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden kendimi bir miktar hırpaladığım doğru. Ve şu sıra yine o çemberin etrafında dönüp duruyorum. Ve nasıl çıkacağımı gerçekten kestiremiyorum. Tam uzaklaştım diyorum haydaa yine geldik aynı noktaya. Yoksa bana mı öyle geliyor?

Yazı nasıl düşünce sistemimizi değiştirdiyse ben de çeşitli sebeplerden kendi düşünce sistemimi değiştirmişim. Ve benim özlediğim gelecekteki Ebru değil geçmişteki Ebruymuş. Burayı tam anlamanız için çok geriye sarmadan hayatımdan kısa bir özet anlatacağım. Müsadenizle.

Aslında doğuştan gelen bir merak duygum vardı. Burada özellikle babama çok teşekkür etmem gerekiyor sanırım. Çocukluk zamanları tam neyin ne olduğunu öğrenme yaşlarımda(cidden hiç geriye sarmadın Ebru demeyin üzülürüm) ben de her çocuk gibi evrendeki bütün varlıkları sorardım. Bu ne, bu nasıl çalışıyor, şu kelime ne demek vs. Bu yüzden okuma yazmayı okula gitmeden öğrendim. Sayabiliyordum da üstelik. Ve çok keyifliydi. (Özellikle insanlara hava atarken.(Bu takdir edilme türtüsü başa çok bela oluyor ama müptezeliyiz kendisinin)) Sonra o zamanlar bir kabusun başlangıcı oldu ve ailemden ayrılıp okula başladım/başlatıldım. Bu bence hayatımın ilk dönüm noktasıydı. Yapı olarak da zaten çok sessiz sakin bir çocuktum ve yanlız büyümüştüm. Çocukluk arkadaşım hiç olmadı mesela. Bazen kuzenlerim gelirdi bize yanlızca o kadar. Ve bunun eksikliğini o kadar çok hissettim ki okulda. Çünkü mal gibiydim kimseyle konuşamıyordum ve tabiki etrafta fır fır dönen manyaklar. Bildiğiniz mal olmuştum. Ve sonra başıma gelen en kötü şey oldu ve dünyanın en rezil öğretmeninin öğrencisi olmuştum. Hani bir söz vardır ya “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır” Bu dünyadaki en doğru sözlerden biri olabilir çünkü test ettim. Çoğu iyi insanla bir problemim olmamıştır demiştim ya, bu kadın o azınlık kısımdaydı. Bir eğitimcide olmaması gereken her özellik onda vardı. Bu yüzden puan sistemi ile meslek seçimi o kadar boktan bir yöntem ki anlatmayla bitiremem.

Anne babasından ayrılıp nefret ettiği bir yerde kalmak zorunda olan, sınırlı sayıda insanla iletişim kuran bir çocuğu düşünün. Ve o savunmasızlığında cehenneme atılıyor ve başında da bayan gargamel ve saz arkadaşları. Mesela hatırlıyorum herkesi tahtaya çıkartıp adını soyadını yazdırıyordu. Yazamayanlar ise geçmiş olsun kardeş. Sıra bana geldi ben dondum kaldım. Sonra baktım lan ağlıyorum. Haydaa yazsana abii. Ama öyle değil işte. O zaman değildi en azından. Kadın bağırıyor yaz diye bende tık yok sonra yanıma hışımla gelip benim kafayı tahtaya entegre etmişti.(Bence yakışmıştı, kafam orada kalabilirdi yani.) Sonra her beden dersinde matematik işlerdik. Yok efendim havuz doluyormuş da, işçi şu kadar işi kaç günde yaparmış. Banane olumm babane bee. Demek gelirdi diyemezdik tabi. Hiç abartmıyorum kadın rahat döveyim diye kendine nohut büyüklüğünde bir yüzük almıştı. Sırf bu yüzden bir arkadaşımın kaşını patlatmıştı. Hayır isabet almayı bilmiyorsan dövme ablacım. Neden heder ediyorsun çocukları. Benim kafa yarılmadı diye hatırlıyorum, yoksa yarılmış mıydı? Birde şey hatırlıyorum mesela, babam sayesinde çok erkenden çarpım tablosunu ezberlemiştim. millete artistlik yapıyordum. Hoca kaldırınca arkadan ben fısıldıyordum felan sonra sıra bana geldi bir haydaa daha ben yine dondum bir de orda sağlam hırpalandım. Artık yedi kere sekizin kaç ettiği umurumda bile değildi. Hayat bilgisi dersinde ise bir kahramandan söz ediliyordu. Kitabın sağ tarafında üniformalı resmi ve yanında hayat hikayesi vardı. 1881 yılında Selanik’te doğdu diye okudu okuma sırasındaki bir arkadaşım. Orada düşünmeye başladım neredeydi ki bu Selanik? Niğdeye yakın mıydı acaba? O zaman kafamda bir kenara not etmiştim. Ben bunu gidince babama sorayım bu kadına sorsam kesin kızardı çünkü. Sonradan öğrendim ki o liderin “Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” dediği öğretmen bu kadındı. Olamazdı olmamalıydı. Hafta sonu gidip babama sorduğumda bana Selaniğin Yunanistan da bir yerde oluğunu, hatta bizim de oradan geldiğimizi söyledi. Yunanistan neredeydi umurumda bile değildi ama ben bir kahramanın doğduğu yerdendim. O zaman ben de kahraman olabilir miydim?

Diğer bütün dersler kabusken beden dersleri de ayrı kabus oluyordu bana. Neden çünkü Ebru ip atlamayı bilmiyordu. Hayır sen bir sor bakayım bana, acaba sen hiç ip atladın mı küçükken. Yok abi onu da yapmadım. Habire dağı taşı sorup öğrendim bu ne diye. Sonra bir posta orada azar, sınıfta Ebru ip atlayamıyor diye küçümen Ebruyla dalga geçmeler. Ve tabiki her kötüde olacağı gibi bizim vakada da durum aynıydı. Sen yapsan kabahatti ama sınıfın zengin çocuğu yapsa ooo çokomel. Herkes salak ama o zengin veletler deha idi. Beslenme dersleri de ayrı problemdi. Herkes evinden pasta, börek getirmek zorundaydı. Neden çünkü hanımefendi karnını doyuracaktı. Ben tabi kantinci tayfa… gibi gibi tonlarca anım var böyle fazla da uzatıp abartmayayım. Ben bir insanın diğerine karşı bu kadar kötü olabileceğini ilk o zaman anladım. Sonra da insanlarla bir daha aram düzelmedi. O travmaları atlatamıyorum sanırım. Devamında da okuldan nefret eder oldum. Küfretmeyi bilseydim o zamanlar kesin en sağlam ben küfrederdim hergün okula giderken ama düşünün nasıl bir safım.

İlk ve orta okulum genelde bu kıvamda geçti. Orta okuldayken de şiddet vardı tabiki nasıl olmaz ayıp dimi. Bir de geçmişten süregelen bir yargı var. Sınıfta bir kısım zeki ve bir kısım da geri zeki insanlar vardı. Ben de geri zekilerin arasındaydım. Neden çünkü assolistler… tamam tamam yapmıycam o şakayı. Orada da hatırlamak istemediğim bir sürü anım oldu. Mesela bir öğretmenimiz herkes kitap okusun ve özetini çıkartsın demişti. Ben de kuzenlerimden buldum sanırım tam hatırlamıyorum, Zehra diye bir kitap okumuştum. Nabizade Nazım’ın olması lazım. Ama emin değilim. Biraz da kalın bir kitaptı diye hatırlıyorum. Çıkarttığım özeti sayın öğretmene götürdüğümde okuduğuma inanmadı tabi. Herkes çocuk hikayeleri okurken bana onu vermişler ben nabıyım diyemedim. Yine baş belası tahta. Çık anlat Ebru. Tahmin edersiniz ki yine kendimi tekrar edip kilitlenip kalıyorum. Ama bu sefer hakkımı yemeyeyim denedim, lakin olmadı. Neyse benim o yıllardan hatırlamak istediğim tek anı teknoloji tasarım derslerinde yaptığım küplerdi. İnanılmaz küpler yapabiliyorumdum arkadaşlar. Böyle köşeli felan. Aaa bir de ortaokul 7 de en sevdiğim ders fen bilgisiydi. Çünkü çok harika bir öğretmen girmişti derse. Işığın kırılması, kulak zarımızdaki çekiç-örs-üzengi üçlüsü ve ve de endoplazmik retikulum vardı. Üstelik bu adama soru da sorabiliyordum. Bir keresinde masaya vurup hocam burada ses böyle geliyor ama kulağımı masaya koyunca(o sırada kafamı masa ile bütünleştirip canlı örnelenkdiriyorum) farklı duyuyorum diye sormuştum. Adam da derste başında def etmek yerine güzelce açıklamıştı ki halen aklımda. Sınavlarında da çok yüksek bir not almıştım. Ama diğerleri yine kötüydü bazı hocalarımız vardı çok iyi bazıları ise rezalet.

Geçmişten süregelen bir yargı devam etti. Ve meslek lisesini de kazanmamla tescillendi insanlara göre. Artık tescilli maldım. Hayırlı uğurlu olsun güle güle kullanın. Sizin çevrenizdeki ortam nasıldı bilmiyorum ama Niğde de özellikle de benim akrabalarım arasında bir çocuk kıyası vardı. Kendi çoucuğunu överken diğerini yerme, gerekli gördüğü yerde aşağılama. Üstelik artık kanıtları da vardı.

4. Sanırım insan yıllar yılı, günler günü kendini arar. Okuduğu her kitapta, tanıştığı her inanda, izlediği her filmde ya da sevdiğe adam da/kadın da kendini arar. Ve bu arama asla bitmez. Bundan 10 yıl önce de kendimi arıyordum, şuan da arıyorum ve eminim ki gelecekte de arayacağım. Hiç bitmeyen bir yolculuk bu. Ne başı belli ne sonu. Bu yol boyunca karşılaştığım her durakta, her dönemeçte yeni bir Ebru oldum. Yeniden doğdum vehayut evrildim. Şuan içerideki eski ebru mu yoksa tamemen yenisi ile mi yer değiştirdi emin değilim ama insanın yanlızca birkaç virajı olmuyor. Her günüm ayrı bir farkındalık,

5. Ne tepki vereceğimi bilemediği anlar çok oluştur. Donup kaldığım, düşünemediğim. Özellikle ölüm haberi aldığımda. İlk defa birince dereceden bir yakınım dedem ölmüştü 2015 yılının ocak ayında. Dedemle aram hiç iyi değildi. Bir sürü sıkıntı kırgınlık olmuştu aramızda. Ölüm haberini çok geç verdiler bana. Cenazesine dahi katılamadım. Evet gittiğimde babannem beni il gördüğünde gözlerinde yaşlar döküldü. Ailenin bütün üyeleri ağlamaya başlamıştı. Yeri geldiğinde evde terör estiren amcalarım, halam yengelerim. Hep birden oturup ağladık. Günler geçmişti oysa. Babaannemin bana sarılışını halen unutamam. Nefes alamıyormuş biri boğazını sıkıyormuş da ondan kurtulmuş gibi sarıldı. Bütün kırgınlıklar öfkeler hırslar. Bu dünyaya ait ne varsa herbiri uçup gitti. O an yaşıyorduk. Ve dedem bütün aileyi birbirine bağlayan adam artık gitmişti. Defnedildiğini görmek ister miydim, ona veda etmek ister miydim bilmiyorum. Annemle babam benim bunu kadıramayacağımı düşünüp haber vermemişlerdi. Bende dedeme veda etmeye mezarlığa gittim. Dedemin en çok sevdiği şey ağaçlar ve çiçeklerdi. Sürekli heryere ağaç çiçek dikerdi. Bende küçük mor bir saksı alıp gittim mezarının başına. Veda etmem gerekiyordu çünkü. İçimdeki her şeyi söylemem gerekiyordu. Belki duyar da cevap veremezdi. Duymasını istiyor muydum onu da biilmiyorum. Yalnızca orada olmak istiyordum. Toprağı ıslaktı. Başucuna koydum saksıyı. Tek bir kelime bile edemedim. Aklımda hep şimdi ne oldu ona düşüncesi geçti. Duyuyormuydu beni, hissediyor muydun. Orada mıydı yoksa gitmiş miydi. Cennette miydi, cehennemde mi. Yoksa yok mu olmuştu. Ben daha neden yaşadığımızı anlayamamışken dedem ölmüştü. Orada onu yanlız bırakmak istemedim. Hiç istemedim. Son zamanlarında korkuyordu çünkü ölmekten, yanlız kalmaktan korkuyordu. Tek bir nefes alabilmek için bütün servetimi veririm demişti.Oysaki o serveti yapabilmek için bu kadar çok çalışmıştı. Gerçi o kadar parası olmasaydı da ölecekti. Bu kezde param yok o yüzden ölüyorum mu diyecekti. bilmiyorum. Dedemin ölümünden sonra her şey o kadar çok değişti ki. Kısa bir süre sonra acının etkisi geçti ve insanlar yine eski haline döndü. Daha dedemin ölümünün üzerinden bir hafta geçmemişken bir odada birlikte birbirine sarılarak ağlayan insanlar eski meseleleri açıp kavga etmeye başladılar. Eski hırsları o eski iğrenç egoları gün yüzüne çıkmıştı. Hayatımda bu kadar midemi bulandıran çok az şey vardır sanırım. Acı mı bunu yaptırıyordu. Acının geçmesi mi. Bundan da emin değilim. Ancak bu işten en çok etkilenen bence babannem ve babam oldu. Babaannem o kadar savunmasız ve acılıydı ki. 60 küsür yıllık hayat arkadaşı artık yoktu. Dedem aksi, sinirli ve anlayışsız bir adamdı ama mizacı öyleydi. Babam ise benim süper kahramanım, bir hayvan öldüğünde başında ağlayan adamın babası ölmüştü. Aylar sonra dedemin resmini çerçeveletip babama götürdüm. Dedemi unutmamalıydık çünkü. Babam o resmi görür görmez gözlerinden yaşlar boşandı. Eski zamanların insanları özellikle erkekleri çocuklarının ya da başkalarının yanlarında ağlamak istemezler. Ben babamı o halde daha önce hiç görmemişti. Babamı o halde gördüğüm an keşke burda olsaydı dedim. Keşke şuan istediğini söylese ama burada olsa. Babam ağlamasa bu kadar üzülmese. O gün sarılıp ağladık. Dedemin resminide evin en güzel yerine koyduk. Sonra sonra aklımıza bile gelmez oldu. İnsanın alışması, acının eski etkisi ile kalmaması güzel. O acı ile uzun süre yaşanmaz çünkü. Ancak yavaş yavaş unutması, eskiden varolan birinin sanki hiç yokmuş gibi alışılması çok kötü. Düşünsenize bu dünya için, aileniz geleceğiniz için çalışıyorsunuz. İleride daha mutlu bir hayat yaşamak için, insanlara yardım etmek için. Sonrasında birden yok oluyorsunuz. Ben ölümü düşününce şuan yaptığım hiç birşeyin bir anlamı kalmıyor.

Bugün yurttan bir arkadaşımın annesinin ölüm haberi geldi. Akciğerinde roblem varmış zaten hastaymış kadın. Sonra bir telefon “annen öldü, annen öldü” İnsan hayatında dululabilecek en kötü cümle bu muhtemelen. Seni gerçekten seven, ne yaparsan yap yine yanında olan, hastalığında başında sabahlayan, başarında yanında olan, hayal kırıklığında teselli eden kadın artık yok. O kdın artık yok. Bu haberleri alınca ilk benim annem aklıma geliyor. Ben onsuz ne yaparım. Onun sesini duymadan, yüzünü görmeden nasıl yaşıyorum diyorum kendi kendime. Keşke ben ailemden önce ölsem diyede içimden geçiriyorum. Ne kadar bencilce. Çünkü en büyük acı bir evlat kaybettiğinde yaşanan acıdır derler. Sırf ben üzülmeyeyim diye onların üzülmesine izin veriyorum. Ya da o an arkadaşım ağlayıp üzülürken kendi ailem aklımdan geliyor.

6. Anlatılan gelen hikayeye göre kızıldereli bilge ile yanındaki köylü kızıldereli sohbet ediyorlarmış. Karşılarında ise biri beyaz biri siyah iki köpek kavgaya tutuşmuşlar. Bilge ve köylü konuşmayı bırakıp bir süre onları izlemişler. Ardından köylü bilge kişiye sormuş. “Sizce hangisi kazanır?” Bilge ise cevap vermiş. “Kimi daha çok beslersen kazanan o olacaktır.”

Bu hikayeyi ilk lisede duymuştum sanırım. Yine kötü olduğum bir zamanda karşıma çıkmıştı. Sonra bugün birden bire tekrardan aklıma geldi. Ve ben yine kötü bir dönemimdeyim. Bu nedense çok sık oluyor bana. Sürekli bir anlam arayışı, niye, neden derken sonsuz bir kuyunun içine kendimi itiyorum. Kendimi yargılamaktan, ölçüp tartmaktan, doğru yolda mıyım acaba doğru şeyi mi yapıyorum diye düşünmekten inanılmaz yoruluyorum. Evet düşünmek iyi bir şey ama ben durumun bokunu çıkartıyorum sanırım. Bunları düşünmeye başladığımda hayattan da kopuyorum. Böyle bırakıyorum kendimi. İşimi, arkadaşlarımı, ailemi. Kendimi kapatıp kapıyı da içeriden kilitliyormuşum gibi hissediyorum. Ki o süreçte de kimsenin bana ulaşmasına imkan yok.

Sürekli bir anlam arayışı, bir hayal bulma çabası içerisindeyiz. Bazen hayal ettiğimiz şeylere ulaştığımızdan aslnda onların oluşu bizi gerçekten de mutlu etmiyor. Yada bir süre sonra hayalini kurduğumuz şeylerin aslında gerçekten olmasını istemediğimizi farkediyoruz ve bırakıyoruz. Yeterince isteğimiz olmuyor. Bazen ise istiyoruz çabalıyoruz ancak bir süre sonra bırakıyoruz, sonra tekrar çabalıyoruz. Bozuk bir araba gibi dur kalk dur kalk yaparak ilerliyoruz. Ben bu saydıklarımın hepsini de yaşadım. Çok keyifli zamanlar olduğunu söyleyemeyeceğim.

Mesele dışarıya nasıl göründüğümüz değil de kendimizi nasıl gördüğümüz ile ilgili. Nasıl görüyorsak kendimizi dışarıya da o şekilde yansıtıyoruz. Sonra insanlar yansıttığımız şeye beklediğimiz gibi tepki veriyorlar ve diyoruz ki evet bak haklı çıktım böyleyim işte. Ancak böyle olmama olasılığımız var bence. Ah bir barışabilsek kendimizle çiçek açacak heryer. Ama kendimizi öyle kötü görüyoruz ki ya da tam tersi bazılarının kıçı ise ziyadesi ile havada. Ben üzülerek söylüyorum ki ilk gruba dahilim. Neden bilmiyorum bir türlü barışamıyorum kendimle. En küçük hatamda bile Ebru acaba salak mısın ya diyorum. Ya da ne bileyim özgüvensizliği nirvanada yaşıyorum. Bakmayın klavye başında artistlik yaptığıma reelde içine kapanık, sessiz sakin bir tipim. Bir insanla konuşurken bile yaşadığım çekingenlik benden ona akıyor resmen. Belki de bu sebeple insanlarla aramda kapatamadığım büyük bir uçurum oluşuyor. Sonra da kalkıp diyorlar ki Ebru soğuk birisin. İnsanları bir türlü içime kabul edemiyorum ancak kesinlikle soğuk biri değilim. Ponçik yumuş yumuş bir yapım var ama sen nerden bileceksin tabi hey gidi hey. Böyle olmamın bir nedeni çok küçük bir yerde büyümüş olmamdan kaynaklanıyor sanırım. Bir diğer nedeni ise çok güzel bir çocukluk geçirmemem ve berbat ilkokul yıllarım da olabilir.(Bunlar mazeret değil tabiki. Yalnızca olanlar.) Sanırım bu sebeledir ki çocukluğumu çok hatırlamam. Beyin kendini rahatsız eden şeyleri bilinçden gizliyor bence. Ancak bilinçaltında bunların buram buram varolduğuna inanıyorum.

Kabul herkesin zor bir hayatı var ve herkes kendi mücadelesini veriyor savaş meydanlarında. Bunu en çok da yurtta kaldığımda farkediyorum. Öyle hikayeler duyuyorum ki nasıl ya, bunu gerçekten yaşamış olamazsın dediğim çok oluyor. Sinemalarda izlediğimiz drama filmleri meğer gerçekte de varmış ancak biz görmek istemiyormuşuz. Peki ben sorarım size bu zorlukları yaşayan insanların etraflarına daha anlayışlı yaklaşmaları gerekmez mi ya da anlamaya çalışmaları ne bileyim. Benim gördüklerimde ise ben bunları yaşadım diğerlerinin ki umurumda değil havasındalar. Gerçi herkesin acıya karşı duruşu çok farklı onları da yargılamamak lazım.

Yargılamak demişken neden bir insan için düşündüğümüz fikirler beynimizden değil de kıçımızdan çıkıyor. Neden onu az biraz olsun anlmaya çabalamıyoruz. Örneğin geçen gün bir arkadaşıma ölmeden önce yapılacaklar listemden ve bu listeyi blogumda yayınladığımdan büyük bir keyif ile bahsettim. Liste hakkında, içindeki maddeler hakkında hiçbir şey sormadan özelini niye paylaşıyorsun oralarda dedi. Sen instagramda gittiğin heryeri, yediğin yemeği, sevgilinin gönderdiği çiçeği paylaşıyorsun bu özel olmuyor mu da benim hayallerim mi özel oluyor diyemedim. Çünkü o arkadaşımı çok seviyordum ve kırmak istemedim. Ancak şimdi diyorum keşke söyleseydim. İnsanlarda sürekli bunuda gözlemliyorum. Kendi yaptıkları bir şeyin yanlışlığını umursamayıp siz onu yaptığınızda yüzünüze vurmaları. Eee sen de yapıyorsun ama. Bunlar hiç konuşuken aklıma gelmiyor ya hep sonradan sonradan. Konusu açılmışken paylaştığım yazılarda neden bu kadar özelimi anlatıyorum diyecek olursanız. Çünkü bunları yaşıyorum ve istiyorum ki benim gibi kötü hisseden hata yapan birileri eğer olur da yazıları okursa yanlız olmadığını bilsin.(Ve tabiki kendim için bunları kayıt altına alıp yaşlanınca torunlarıma okutmak. Son olarakda yazınca inanılmaz iyi hissediyorum. Biri ile paylaşmak da bir o kadar iyi geliyor bana.) Nedense insanların doğruları kadar yanlışlarını da merak ediyorum. Heryerde herkes yaptığı mükemmel işlerden, başarılarından bahsediyorum. Bu yüzden insanlara sürekli yaptığı hataları soruyorum. Ya da geçmişte pişman olup yapmasaydım dediği şeyleri. Bu benim için çok önemli çünkü benim gibi kendi hatalarında kendini yerden yere vuran biri için sevindirici. Sevindirici çünkü diyorum ki bak o da hata yapmış senin gibi Ebru kendini rahat bırakır mısın artık diye çeşitli telkinlerde bulunuyorum. Bu yüzden hatalarım hep göz önündedir Hatta bilerek anlatırım. Eteğindeki taşları dökmek değimindeki taşlar benim yanlışlarım… yok bu değim buraya olmadı ya dur kullanmayayım bunu.

Bakın bir de şeyi çok yapıyorum ben yaptığım işi önemsizmiş gibi anlatıyorum. Ama bilin bakalım insanlar ne yapıyorlar tabiki olayı abartıyorlar. Mesela geçen gün yurtta bir kızla tanıştım. Yan daire arkadaşımın arkadaşı kendisi. Klasik sohbet adlarımızı bölümlerimizi vs sorduk. Sonra konu nereden geldiyse kpss konusuna geldi. Kpss ye çalışıyormuş coğrafyanın atama puanının yüksek olduğundan felan bahsetti. Sonra bana sordu sen ne yapacaksın sizin atama nasıl vs diye. Dedim işim olmaz sınava felan girmeyi düşünmüyorum söylemesi ayıp dünyayı kurtaracağım da. Tabiki böyle demedim. birine dünyayı kurtarıcam deyince deli lan bu diyorlar. Sadece sınava girmeyeceğimden bahsettim. Ardından kendisi bilgisayar mühendisliğinin ve hatta genel olarak mühendisliğin kötü halinden dem vurdum. Elini atsan önüne gelen herkes mühendismiş, kötüymüş vs. Türkiye de elini atsan her meslekten binlerce var, işi olan da olmayan da. Sen neden çamur atıyorsun benim mesleğime diyip saçına yapışmamla… Tabiki şaka böyle insanları ciddiye almıyorum, alamıyorum. Çünkü tek dertleri devlete kapağı atıp ardından koca/karı bulduktan sonra komşusunun yeni aldığı oturma grubuna inat bilmem hangi marka 3’lü koltuk takımı için aylarca çalışmak. Böyle bir vizyonsuzluk olamaz diyordum ki insanların bir çoğunun gizli amacının bu olduğunu öğrendim. Neden bunu istediklerini algılayamıyorum. Belki de şuan ben de onları yargılıyorum ama bu bana yanlış geliyor nedense. Vardır heralde bir bildikeri veyahut bilmeyi istemedikleri.

Durun durun kızıldereli hikayesinden parça pinçik ben nerelere daldım yine. Nasıl dolduysam artık ilk aklıma geleni alakalı alakasız anlatmışım. Hemen oraya bağlıyorum konuyu.(Deyip bağlamamışım. Kesin karnım açıktı burda. Yoksa yapmam öyle çılgınlıklar.)