Incognito

Incognito

2018, Dec 15    

İnsan beyninin gizemini ve yapabileceklerini oldum olası hep merak etmişimdir. Bu yüzden sık sık bu alanda yapılan araştırmaları, deneyleri takip ediyorum. Bir cihazın kullanma kılavuzunu okumakla aynı sayılabilir. Ancak en temel fark dünya’nın en karmaşık ve tamamlanamayan kılavuzu olması. David Eagleman’da bu konuda araştırma yapan ve bunu bir adım öteye götürüp araştırmaları bir kitap haline getiren nörobilimcilerden. Yazdığı Incognito kitabını çok sevmemin yanında fazlasıyla ürkütücü buldum. Okudukça, öğrendikçe insan ne kadar az şey bildiğini anlıyor. Özellikle kendimiz ve bizi kontrol eden beynimiz hakkında bu kadar az yetkiye ve ulaşıma sahip olmamız şaşılmayacak gibi değil.

Bu kitapta dikkatimi çeken iki temel şey vardı. Birincisi kafamızın içinin bir millet meclisi gibi olduğu ve onlarca farklı görüşün bulunduğu idi. Kim daha baskın çıkarsa biz o oluyorduk. Bu yüzdendir ki aynı konu üzerinde farklı zamanlarda çok farklı düşünebiliyoruz. Peki hangisi gerçek biz? Ve biz dediğimiz şeyi nasıl tanımlamamız gerekiyor? Nereden başlayıp nerede bitiyoruz? Ve daha onlarca soru cevapsız. İkincisi ise özgür iradenin gerçekten olup olmadığı. Karalarımızı etkileyen onlarca faktör. Ve yanlızca içerden değil dışarıdan da etkilendiğimiz. Yani beyin hasarı geçirmiş birinin kişiliğinin değişmesi gibi örnekler var kitapta. Ayrıca 1960’lardan beri üzerinde çalışılan yapay zekanın tıkandığı konuya yazar çok farklı bir açıdan bakmış. Bunu üzerine fazlaca düşünülebilir. Ve Galileo’nun evrenin merkezinde insanın olmadığı buluşu ile başlayan tahtan indirilme sürecimizin ardından aslında evrene kıyasla fazlasıyla önemsiz olduğumuz gerçeğini de gözler önüne seriyor. Son olarak kitaptaki en sevdiğim paragram şuydu;

Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşinda, atomun yapısını anlamanın tek yolunun ‘anlamak’ fiilinin tanımını değiştirmek olduğunu söylemişti. Tıpkı bunun gibi insanların kendisini bilmesi de ‘bilmek’ fiilinin tanımını değiştirmekten geçiyor olabilir

Kitapta çok sevdiğim birkaç paragrafı şu uygulama ile tarayıp paylaşıyorum.

“Beyin, ister insana ister fareye ait olsun, birbiriyle catisan parçalardan oluşmuş bir makinedir. Iç bölümlenmelere sahip bir düzeneğin inşası size tuhaf geliyorsa, buna benzer toplumsal makineleri zaten uzun süredir inşa etmekte olduğumuzu hatırlayın yeter. Durusma salonundaki jüriyi getirin gözünüzün önüne. Farklı görüşlere sahip on iki kişinin görevi, ortak bir karara varmaktır. Üyeler tartışır, birbirini ikna etmeye çalışır, birbirini etkiler, fikirlerinden vazgeçer ve en sonunda tek bir karara varmak üzere birlesirler. Farklı görüşler, jüri sisteminin bir dezavantajı değil, merkezi unsurudur.”

“Bu bağlamda, beynin farklı bölgelerinde farklı stratejilerden yararlanılır. Bellek meselesinde olduğu gibi burada da alınacak asıl ders, beynin problem çözmede birçok, hatta gereğinden fazla sayıda yöntem geliştirmiş olduğudur. Nöral gruplar, dış dünyada ne olup bittiği konusunda genellikle anlaşsa da durum her zaman böyle değildir ve bu da, beyindeki demokrasi için kusursuz bir materyal sağlar. Özellikle vurgulamak istediğim husus, biyolojinin tek bir çözümle çok nadiren yetindiği gerçeğidir. Bunun yerine, çözümler aralıksız biçimde yeniden icat edilir. İyi ama neden? Nedendir bu sonsuz icat-keşif süreci? Şöyle iyi bir çözüm bulunup yola neden devam edilemez bir türlü? Çünkü doğanın laboratuvarı, yapay zekâ laboratuvarından farklı olarak bir kez icat edilen alt programları sürekli kontrol eden bir ana programcıya sahip değildir. Blok dizme programı bir kez kodlanıp bir de güzelce cilalandıktan sonra insan programcılar sıradaki önemli aşama için yola devam ederler. Ve kanımca yapay zekânın tıkanma noktasına gelmesi de aslında bu “yola devam” stratejisinin bir sonucudur. Ancak biyoloji, yapay zekânın tersine, farklı bir yaklaşım benimsemiştir. Hareket algısı için biyolojik bir devreyle karşı karşıya gelindiginde, bunu rapor edecek bir ana programcı yoktur.”

“Yapay zekâ neden tikanma noktasına geldi? Nedeni açık: Zekâ, üstesinden gelinmesi son derece zor bir problem olduğunu kanıtlamıştır. Doğanın, bu konuda milyarlarca yıl boyunca trilyonlarca deney yapma şansı olmuşken insanlar ancak onlarca yıldır tanışıyor bu problemle. Bu sürenin büyük bölümündeyse zekâyı sıfırdan yaratmaktan öteye gidememiş yaklaşımımız. Ancak çok yakın zamanlarda alan yeni bir yola doğru dönüş yaptı. Artık açık ki, düşünen robotlar geliştirme konusunda anlamlı bir ilerleme atmamız için, doğanın bulduğu yöntemleri çözmemiz gerekeli. Rakip takımlar çerçevesinin, sıkışıp kalmış yapay zekâ alanın rahatlatmada önemli bir rol oynayacağı görüşündeyim. Daha önceki yaklaşımlar işbölümünü getirerek yararlı bir adım atılmasını sagladıysa da, sonuçta ortaya çıkan programlar, farklı görüsler olmaksızın etkisiz kalmaktadır. Eğer düşünen robotlar icat etmeyi umuyorsak, aşmamız gereken engel her problemi akıllıca çözecek bir alt birim üretmek değil, her biri örtüşmeli çözümler içeren alt birimleri durmaksızın yeniden icat etmek ve sonra bunları birbiriyle karşı karşıya getirmektir. Ortüşen gruplar, bozulmaya karşi koruma sağladığı gibi beklenmedik yaklaşımlarla problem çözümüne akıllıca yaklaşımlar getirir.

Insan programcılar bir probleme yaklaşırken, genellikle bir en iyi çözüm olduğu ya da robotun problemi oyle ya da böylece çözmesini sağlayan bir yol olması gerektiği varsayımından hareket ederler. Ama biyolojiden çekip çıkaracağımız temel ders, probleme farklı açılardan ve örtüşmeli biçimde saldıran ve farklı gruplardan oluşan bir takım geliştirmenin daha iyi bir yol olduğudur. Rakipler takımı çerçevesine göre en iyi yaklaşım, ‘Problemi çözmenin en akıllıca yolu nedir?’ sorusunu bir kenara bırakıp, “Bu problem, çözmek için örtüşen, birden fazla sayıda yol var mıdır? sorusu nun üzerine gitmektir.”

“Bir takım oluşturmanın en iyi yolu, olasılıkla evrimsel yakla izlemekten, gelişigüzel biçimde küçük programlar geliştirip bunlarin küçük mutasyonlar eşliğinde üremesine izin vermekten geçer. Böyle bir strateji bize, sıfırdan tek ve kusursuz bir çözüm bulmaya çalışmaktansa, sürekli olarak yeni çözümler keşfetme olanağı ta nır. Biyolog Leslie Orgel’ın ikinci yasasının ifade ettiği gibi “Evrim bizden akıllıdır.” Benim biyoloji yasam ise şöyle bir şey olurdus “Çözümleri evrimsel yöntemle geliştirin ve iyi bir tane yakalannızda durmayın. Teknoloji, bugüne kadar demokratik mimari fikrinden yani rakipler takımı kavramından yararlanmış değildir. Bilgisayarınız binlerce özelleşmiş parçadan oluştuğu halde bunlar ne işbirliğine gider, ne de tartışır.”

“Bu bölümden çıkarılacak ana ders, çeşitli parçalar, bölümler ve alt sistemlerden oluşmuş bütünsel birer parlamentodan ibaret oluşumuzdur. Bir yerel “uzman sistemler” toplamı olmanın ötesinde, birbiriyle örtüşen, durmaksızın yeniden icat edilen bir mekanizmalar toplamı, rekabet içindeki gruplardan oluşmuş birer bütünüzdür her birimiz. Bilinçli zihin ise, beynin içindeki alt sistemlerin bazen açıklanamaz olan dinamiklerini açıklanabilir hale getirmek için öyküler üretir. Bütün eylemlerimizin, her biri devrelere kazılı ve her biri elinden gelenin en iyisini yapan sistemlerce ne ölçüde yonlendirildiğini görünce, kendi payımıza düşenin seçimlerimizi sarmalayan öyküler kurgulamaktan ibaret olduğunu düşünmek, gerçekten de rahatsız edici gelebilir.”

“Unutmayın ki, zihinsel toplumun barındırdığı nüfus, her seferinde aynı biçimde oy vermeyebilir. Bu nokta, sizi siz yapan şeyin günbegün, anbean aynı olduğunu varsayan bilinç odaklı tartis malarda genellikle atlanmaktadır. Bazen iyi bir okuyucusunuz dur, bazen dalar gidersiniz. Bazen doğru sözcükleri bulursunuz, bazen diliniz dügümlenir. Bazı günler çamura saplanmış bir sopa, diğerlerinde kaygıdan kurtulmuş özgür bir ruhsunuzdur. Öyley se gerçek “siz” kimdir aslında? Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne’in ifadesiyle ‘Kendimizle aramızdaki fark, bir başka sıyla aramızdaki fark kadar büyüktür’

“Bir ulus, en kolay biçimiyle belirli bir zaman diliminde iktidarda olan siyasi partilerin bakış açısıyla tanımlanır. Ama sokaklarda ve oturma odalarında barındırdığı siyasi görüşler de onu tanımlama nin bir başka yoludur. Bir ulusu kapsamlı biçimde anlamak için, an iktidarda olmasa da doğru koşullarda yükselebilecek partileri de ele almak gerekir. Aynı şekilde siz de kendi çokluklarınızdan oluşmuşsunuzdur ama herhangi bir zaman diliminde bilincinizin attiği manşet, bütün siyasi partilerin ancak belirli bir grubunu kap siyor olabilir”

“Beyin kimyasında gerçekleşen çok küçük değişimler, davranışta çok büyük değişimlerle sonuçlanabilir. Hastanın davranışı, biyolojisinden ayrı tutulamaz. İnsanların davranışlarıyla ilgili özgür seçimler yaptığına (“Kumar oynamıyorum çünkü güçlü bir iradeye sahibim” gibi) inanmayı yeğliyorsak da pedofil Alex, frontotemporal bölgesi hasarlı arakçılar ya da kumarbaz Parkinson hastaları gibi kişiler, bizi görüşlerimizi bir kez daha gözden geçirmeye ikna edebilir. Çünkü toplumsal olarak kabul edilebilir seçimleri yapmada belki de herkes aynı ölçüde “özgür” değildir.”

“Galileo 1610’da kendi yaptığı teleskopla Jüpiter’in aylarını keşfettikten sonra, din çevreleri onun Güneş merkezli yeni kuramını, insanın tahtından indirilişi olarak betimlemiş ve ciddi biçimde kınamışlardı. Bunun, tahtindan daha birkaç kez inecek olan insan için yalnızca bir ilk olduğunu tahmin edemezlerdi elbette. Yüz yıl sonra, Iskoçyalı çiftçi James Hutton’ın tortul katmanlarla ilgili çalışması, Kilise’nin Dünya’nın yaşıyla ilgili tahminlerini altüst ederek gezegeni sekiz yüz bin kez daha yaşlı kiliyordu. Kısa süre sonra Charles Darwin insanları, çeşitli canlılarla dolup taşmakta olan hayvanlar âleminin dallarından biri olmaya indirgeyerek, on ları görkemli konumlarından etti. 1900’lerin başlarında kuantum mekaniği, gerçekliğin dokusuyla ilgili anlayışımızı geri dönüşsüz biçimde değiştirdi. 1953’te ise Francis Crick ve James Watson’ın DNA’nın yapısını çözmesiyle yaşamın gizemli hayaleti, yalnızca dört harften oluşan diziler halinde yazılıp bilgisayarda depolana bilen bir gerçekliğe dönüşmüştü. Geride bıraktığımız yüzyılda ise nörobilim, bilinçli zihnin, teknenin kaptanı olmadığını gösterdi bize. Böylece evrenin merkezin den düşüşümüzün üzerinden geçen kısacık bir dört yüz yıl sonra, kendi merkezimizden de düştüğümüze tanık oluyorduk.”

“Tahtın üzerinden defalarca düşen insan, bir baktı ve merak etmeye başladı: Acaba kör ve kozmik süreç içinde şans eseri mi yaratılmıştı? Yine de icinden kendisine bir amaç bulmak için var gücüyle çalıştı. E. L. Mascall’ın yazdığı gibi Günümüzde uygar Bati insaninin sorunu, kendisini, evrende özel bir statüye sahip kılındığı konusunda ikna etmekte yaşadığı güclüktür. Tahttan indirilmek, bize kendimizden daha büyük fikirlere ulaşababilmek için büyük bir kapıyı aralar, başlangıçta düşündügümüzden cok da kamaştırıcı olan fikirleri görünür kılar gibidir. Bize gerçeğin, insanın hayal gücünün ve tahminlerinin cok geçtiğini göstermiştir. Bu türden ilerlemeler, sezgi ve gelenekçi güçleri yerinden ederek onların yerini daha üretken fikirler, daha hil gerçekler ve bizler için de yeni hayranlık düzeyleriyle doldurmuştur. Galileo’nun, evrenin merkezinde olmadığımız keşfine dönersek şimdi artık çok daha büyük bir şeyin farkındayız: Günes sistemimizin, sayısı milyarlarca trilyonu bulan benzerlerinden yalnızca bir tanesi olduğu. Daha önce de söylediğim gibi, bir milyar gezegenin yalnızca bir tanesinde yaşamın belirmiş olması bile, evrende faaliyetle kaynayan milyonlarca gezegen olabileceği anlamına gelir. Bana kalırsa bu, çevresi soğuk ve uzak yıldız fenerleriyle sarılı yapayalnız bir merkezde oturup durma fikrinden çok daha büyük ve parıltılı bir fikirdir. Tahttan inmek, bizi daha zengin ve daha derin bir anlayışa yöneltmiştir; ben merkezciliğimizden kaybettiğimiz şeyin yeri ise şaşkınlık ve merak duygusuyla dolmuştur. Benzer şekilde Dünya’nın yaşını öğrenmemiz de, önümüzde daha önce hayal bile edemeyeceğimiz zamansal dehlizler açmış bize doğal seçilimi anlama şansı vermiştir.”

“Waldo Emerson ise bir yüzyılı aşkın süre önce şöyle yazmis. ‘Herşey, kendimize ulaştiğimiz yolu keser’ Bazı şeyleri digerlerinden daha çekici bulsanız da nedenini bilmezsiniz. Enterik sinir sisteminiz ve kendi cazibe anlayışınız size ne kadar yabancıysa, içevreninizin neredeyse tümü de o kadar yabancidir Aklınıza birden gelen yeni fikirler, hayaller alemine daldıgınız anki düşünceleriniz, rüyalarınızin tuhaf içerigi… Bütün bunlar size gözden uzak kafa-içi mağaraların sunduğu şeylerdir. Oyleyse bütün bunlar, Didim’deki Apollon Tapinagi’nin girişimi de belirgin harflerle yazılmus Yunanca -kendini bil- ifadesi açısından ne anlam taşır? Nörobiyolojimizi inceleyerek kendimizi daha iyi tanımamız mümkün müdür? Evet ama yalnica belirli koşullarda.”

“Beyin doğru noktada uyarıldığında sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazı daysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gercekliğimiz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır. Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan disi minicik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizmalar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskopik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür. Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır. Burada nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur, Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, isırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışıni yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garantia almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyon da birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayatta kalmayı başarıyor.”

Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük parçalarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır. Biyolojiye olan bagimliligimiza son örnek olarak, tek bir gende küçük bir mutasyonun da davranışı belirleyip değiştirebileceğini bilmeliyiz. Alin korteksinde (frontal korteks) ilerleyerek gelişen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı Huntington hasta Linda saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük (hiperseksualite), cisel ve toplumsal kuralları hiçe sayan davranışlar vb. belirtiler, fark edilmesi daha kolay spastik kol bacak hareketlerinden yıllar önce ortaya çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli nokta, Huntington hastalığının tek bir gende gerçekleşen bir mutasyonla ortaya çıktığıdır. Robert Sapolsky’nin özetlediği gibis, On binlerce gen arasından tek bir tanesindeki bir değişiklik, ömrün ortaların da bir yerde dramatik bir kişilik değişimiyle sonuçlanacaktır. Bu tür örnekler karşısında kimliğimizin özünün, biyolojimizin ayrintilarına bağımlı olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz? Bir Huntington hastasına, özgür iradesini kullanıp böyle tuhaf davranmaktan vazgeçmesini söyleyebilir miyiz? Böylece anlıyoruz ki narkotik, sinirsel iletici, hormon, virüs ve gen olarak adlandırdığımız görünmez moleküller, küçücük ellerini davranışlarımıza yön veren dümenin üzerine yerleştirebiliyorlar. Ne zaman ki içeceğinize biraz alkol katılır, sandviçinizin üzerine apşirilir ya da genomunuzda bir mutasyon gerçekleşir, işte tekne rotası da o zaman sapar. İstediğiniz kadar direnin, içinizdeki gerçekleşen değişiklikler sizi de değiştirecektir. Bütün bu eklerin işığında, nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” sans sahip olup olmadığımız bile belli olmaktan çok uzaktır.”