Starbucks Gönlünü İşe Vermek

Starbucks Gönlünü İşe Vermek

2019, Feb 10    

Yazının ingilizce versiyonunu şuradan okuyabilirsiniz.

Siz de kitapların önsözlerini okuyor musunuz bilmiyorum, genelde insanlar tercih etmiyor direkt içeriği ile ilgileniyorlar ama ben kitapların önsözlerini de okuyanlardanım. Sadece merak ediyorum bir insanı kitap yazmaya iten sebep nedir, hangi amaçlar için yazılıyor ve hedef kitlesi ne gibi şeyler açıklanıyor genelde. Belki de yazarlık mesleğine inanılmaz saygı duyduğumdan kaynaklanıyor bu. Aslında kelimeler ile ilgili çoğu mesleğe de öyle. Çünkü kelimeler sizi dar ağacına da götürebilir bir ülkeye cumhurbaşkanı da yapabilir. Onları nasıl kullandığınıza bağlı yanlızca. Ve yazdıklarınız ile insanlara bir şeyler öğretmeniz ise muazzam değil mi sizce de? Hem boşuna dememişler “Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir.” diye. Howard Schultz’ da Starbucks - Gönlünü İşe Vermek kitabının önsözünde bu kitabı aslında ölen babası için yazdığını anlatarak bence gönülleri fethetmiş. Schultz’ın babası eğitimsiz ve fakir bir yerde doğup büyüdükten sonra eşine ve çocuklarına bakabilmek için sayısız yorucu işlerde çalışıyor ve Starbuks’ın kurulduğu zamanlarda onun ihtişamını göremeden vefat ediyor. Ve Schultz kitabın bir yerinde şöyle diyor “Starbuks’ ı babamın çalışmasını dilediğim bir şirket yapmaya çalıştım.” Bu cümle benim için büyük anlamlar ifade ediyor aslında. Belki aileme çok düşkün olduğumdan belki de aşırı empati fazlalığımdan Schultz’ın neler hissettiğini gönülden anladım.

Hayatımda Starbucks’a yalnızca 5 defa gitmiş biri olarak sanırım Starbucks ekibinin başardıklarının farkında değildim. Öncelikle büyük bir ön yargı vardı. Siz de farkındasınızdır ki Starbucks ülkemizde elitliğin tescillendiği mekanlar olarak kullanılıyor. Kimse düz oturmuyor katiyen, illa bir cool olma çabaları. Bu beni delirttiği için bu tarz yerleri kesinlikle tercih etmiyorum. İkinci neden ise her gittiğimde içtiğim kahvelerin tadlarının çok da hoş olmaması.

Benim ön yargılarımı ve kahveci olmamamı bir kenara bırakırsak orada Starbucks’ın başardığı daha büyük şeyler var. Öncelikle kahveyi bir hayat felsefesi haline getirmeleri. Onu İtalyan kültüründen çıkartıp süsledikten sonra dünya pazarına sunmaları. Kahve çekirdekleri aynı olduğu(Starbucks’ daki kahve kavurma işlemlerinin önemli elbette. Orada da inanılmaz bir fark var ama mesele o değil) halde neden gittiğiniz sıradan bir kafe yerine Starbucks tercih ediliyor? Nedeni ne kadar lezzetli olsa da kahve olamaz elbette. Nedeni yine insan duygularına dayanıyor. Kendimizi özel ve değerli hissettiriyor bu kuruluşlar. İşlerini kaliteli yapıyorlar elbette, harika ürünler sunuyorlar ancak ve ancak karşıdaki insan bunu hissetmedikten ve kullanmadıktan sonra hepsi birer çöp. Burada da insan psikolojisini bilmek büyük önem arz ediyor. Belki bu firmalar başta bunu bilinçsiz yapıyorlardı ama günümüzde zaaflarımızın ve bizim farkında olmadığımız isteklerimizin tamamen farkındalar. (Buradan kendime pay çıkartmam gerekirse yazılım bilmek bir ürün geliştirmek için kesinlikle yeterli değil. Pisikoloji, pazarlama, ticaret gibi onlarca farklı olgunun birleşiminde çıkıyor mucize dediğimiz şeyler.)

Starbucks da takdir ettiğim bir diğer şey de çalışanlarına gösterdileri özen. “How to Habbit Work” kitabında bu kısma değinilmişti. Onun üzerine gıcık olduğum Starbucks’ın genlerini araştırma ihtiyacı hissettim. Starbucks çalışanlarına işçi değil de patner demeyi tercih ediyorlar. Ve şuan Türkiye de çok zor bulunan bir şeyi 1990 yıllarında başarmış bu insanlar. Partnerlerimizin gönüllerini işe vermelerini sağlamanın amacı onların da ziyadesi ile kar elde etmeleri ve yaptıkları işte tatmin olmaları şeklinde şu an burada anlatmasının çok uzun süreceği bir çekirdek hisse geleneğini devreye sokmuşlar. Şirketin misyon bildirisi zengin olalım, manyak paralar kazanalım değil de kaliteli olalım ve bunu ortaya koyalım üzerine. Etrafta o kadar danki marka olunca kaliteli şöylerin kölesi oluyoruz azizim.

Starbucks hikayesinde bir diğer ilgimi çeken detay da, Howard Schultz’un şirket kurucu olmaması. Aslında 4 kahve tutkunu tarafında kurulan ve bir deniz hikayesindeki kaptan yardımcısının adını alan bir kuruluş. İlerleyen yıllarda Howard Schultz tutkuyu ve potansiyeli gördüğü için binbir türlü darlamayla kendini işe aldırıyor. Sonrasında İtalya’ya yaptığı bir ziyarette aslında Starbucks’da neyi yapmaları gerektiğini görüyor. Bunu yapmaları için patronlarını ne kadar zorlasa da ikna edemeyince kendi hayallerini gerçekleştirmek için adı çok garip olan bir şirket kuruyor. Sonrasında 4 küsür milyon’a Starbucks’ı satın alıyor. Anlatınca ne kadar kolay geliyor değil mi. Ulan keşke orada olsaydım demedim tabiki ama keşke ilk Starbucks kafesini ziyaret edebilseydim dedim. Ve bunu da ölmeden önce yapılacaklar listeme ekledim. 

Elbette harika italyan kahve firmaları, kafeleri vardır ancak kahveyi tutkunun ülkesinde çıkartıp dünyaya pazarlamak hiç de azımsanacak bir başarı değil. Türkiyeden de böyle harika bir şey çıkacak ve ben o ekibin içerisinde olamayacağım diye ödüm kopuyor. Bakın şimdiden söylüyorum, güzel işler yapacaksanız beni de çağırın. Nolur yaa.

Kitapta eleştirmem gereken çok büyük bir noktayı da vurgulamadan geçemeyeceğim. Starbucks gibi dünyaca ünlü bir şirketin geçmişini neden kurucusu yazar. (Babası için olsa bile.)Bu ciddi anlamda büyük bir problem. Öncelikle objektif olarak olaylara bakılması imkansız.(İkinci bir yazarın adı geçse de birinci tekil şahıs anlatıyor hikayeyi.) Belki de yazarın/kurucunun gördüğü şey aslında olan şey ile çok farklıdır. İkinci olarak da takdir edersiniz ki bir kitap yazarken çeşitli edebi beceriler gerekir. İşin merkezindesiniz diye bu becerilere sahip olduğunuzu da nereden çıkartıyorsunuz. Kitapta olayları bağlama zaten inanılmaz zayıftı doğal olarak. Neresinden bakarsak bakalım yanlış ve nesnelliğe kapalı olduğu aşikar. Ama siyasette kullanılan o kavram var ya hani. Baştaki parti aslında kötüdür ancak muhalefet daha da kötü olduğu için insanlar genelde “kötünün iyisi” bu deyip o partiyi desteklerler. Aynı olay burada da var. Elimizde sağlam başka Starbucks’ı anlatan bir kitap olmadığı için(benim bildiğim yok en azından) kötünün iyisi deyip okunabilir.

Kitaptaki en beğendiğim söz; “Başkaları bizi daha önce yaptıklarımızla değerlendirirken, biz kendimizi yapabileceğimizi hissettiklerimizle değerlendiririz.” - Henry Wadsworth Longfellow

Favori paragrafım;

Howard zaman zaman açık bir forumda bizi kutunun dışında düşünmeye zorlamak amacıyla bilerek mesele olay çıkariyordu. Bir keresinde beklentileri aşmanın bir yolu olarak her mağazanın on dakika erken açılması ve on dakika geç kapanması gerektiğini öne sürdü. Mağaza müdürleri beklendiği üzere bu teklife büyük tepki gösterdi. Howard için teklifinin iyi veya kötü olması önemli degildi ama partnerlerimiz açık bir forumda ona meydan okurken kendilerini yeterince rahat hissediyordu. Bir şirkette insanlar herhangi bir meseleden dolayı üzüntülü olup da o konu hakkında açıkça konuşamıyorsa yönetim açısından en üretken yaklaşım konuyu doğrudan büyütmektir. Uygunsuz veya nahoş olsun olmasın, meselelerin açıkça konuşulmasını sağlamak önünde sonunda öfkeyi dağıtmaya ve problemi çözmeye yardımcı olur.”

Sevgiler.