Eğitim Bir Kitle İmha Silahı

Eğitim Bir Kitle İmha Silahı

2019, Mar 14    

Tarihte okulların geçmişi eski Yunan ve Roma imparatorluklarına dayanıyor. Romada daha çok askerleri eğitmek için kullanılan bu sistem sonraları bizim bildiğimiz okullara dönüşmüş olsa gerek. Ancak Roma ile ilgili bildiğim bir diğer ilginç şey ise Dünya’ya hukuk öğreten bir millet oldukları ve hukuk fakülterine sahip olmadıkları. İlk üniversite ise yabancı ve Türkçe kayıtlarda çok çeşitlilik gösteriyor. Zaten ilk nerede kurulduğu çok da önemli değil bence. Daha önemli olan zorunlu eğitimin temellerinin ilk nerede atıldığı. Bu sorunun cevabı da malesef Almanya. İlk olarak bu ülke benimsedikten sonra Dünyadaki diğer ülkelere yayılıyor. Buradan da daha önemli bir soruya geçelim. Eğitim adı altında kurulan bu kuruluşlar insanları bu derece mahvetmeyi nasıl başardı?

Taylor Gatto uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra artık çocuklara aşırı zarar verdiğini farketmiş ve bu kitabı yazmış. Kitapta savunduğu görüşlere çoğunlukla katılıyorum. Özellikle açık kaynak eğitim başlığı altındaki fikirlerini. Bunları kanıtlamak için de bir sürü örnek veriyor. Bilim geçmişi bile olmayan ve üniversite derecesi bulunmayan ancak hiç bilinmeyen bir kanser yok etme metodunu bulan John Kanzius dan tutun da Benjamin Franklin, George Washington, Abraham Lincoln gibi ortaokulu bile bitirememiş ama enfes işler yapmış insanlarda bahsediyor bolca. Ve neden okulların kişilikleri ezdiği ve kitleleri yönetilebilir kıldığından bahsediyor uzunca.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Amerikan Devlet okulları fenotik öğretim tarzından fenotik olmayan ve bütün bir kelime birimini ezberlemeyi, sonra da bilinmeyen kelimeler konusunda tahminler yürütüp durmayı içeren metodlara geçiş yaptı. Beyazlar 300 yıldan beridir okumayı evlerinde eski moda yöntemlerle öğrenegelmişlerdi: söylenen seslerle yazılan harfleri eşleştirme yöntemiyle. Bu yöntem okullarda bırakıldığından çok sonraları bile beyazların evlerinde korunmaya devam etmişti. Beyazların ellerinde uygun kaynaklar vardı. Oysa siyahlar bunlara erişme imkanından mahrumdu. Kölelik süresince siyahların okumayı öğrenmeleri yasaklandı. Fenotik sistemde eğitim yapmayı bıraktıklarında, siyahlar evlerinde okumayı öğrenecek lojistik destekten mahrum kaldılar. Ve kendini gerçekleştiren kehanet tekrarlandı ve birçok şey de olduğu gibi siyahlar eğitimsiz cahil insanlar olarak taçlandırıldılar. Tükçede’nin fenotik bil dil olup olmadığı hakkında tartışmalar olsa da bence tam olarak fenotik bir dile sahip değiliz. Özellikler r, k ve h harflerinde büyük problemler var. Ama diğer dillere nazaran fenotiklik derecesi olarak daha iyi durumdayız. Bu da dilin öğrenimini ve insnalara aktarımını kolaylaştırıyor elbette. Çünkü eğitimin temel taşı aslında dil.

Gatto’nun da sık sık bahsettiği problem okullarımızda bir şeyleri öğretmek yerine sürekli ezberletiyor oluşumuz. Periyodik tablodaki bütün metal, ametal ve soygazları ezberledik. Hangisi hangisi ile bağ kurar, bu bağdan kaç eleman artar artık bizden sorulurdu. Cinselliğin yok sayılıp ayıplandığı bir toplumda mayoz-mitoz bölünme ile çoğalmayı anlattıklarına saşırdım ama profaz, metafaz, anafaz gibi evrelerini ve ayrımlarını hiç şaşırmadan anlatabilirdim artık. Dik pirizmanın hacmi ve formülü çok önemliydi, hele hele sinüs ve kosinüs’ün değerlerini unutanın Allah cezasını versin. Unutmayın sinüs=karşı bölü hipotenüs, kosinüs=komşu bölü hipotenüs. Hz Muhammed’in güzel ahlakı yerine çocuklarının adlarını aklımıza kazıdık. Kasım, Zekiye, Ümmü gülsüm… Doğayı anlamak ve uyum sağlamak yerine bitkilerde taç ve çanak yaprağın görevlerini soru kağıtlarına yazmakla meşguldük yıllarca. Tarihimi sorsalar anlatamazdım ama hangi savaş kaç yılında yapıldı, kurtuluş savaşında açılan cephelerin neden ve sonuçlarını duraksamadan anlatırdım. Mudanya Antlaşması 1922. Böyle böyle uzar gider bu liste. Peki ezberlemek için yıllarımızı verdiğimiz bu bilgiler ne işimeze yarıyor ya da hangisini kullanıyoruz günlük hayatta. Muhtemelen çok minicik bir kısmını ve öğrenilmediği için de büyük çoğunluğunu hatırlamıyoruz. Çoktan seçmeli sorularda heba oldu güzelim ömrümüz. Ve bize noktaları birleştirmeyi değil de onları ezberlemeyi öğrettiler yıllarca.

Hayal gücüne sahip bireylerin yönetimesi çok güçtür, ne yapacakları kestirilmez. Çünkü onlar durdurulamaz bir şekilde yenilikçi ve buluşçudur. Bu yüzden günümüzdeki okullarda verilen eğitim de bireylerin hayal güçlerini ve benliklerini ezmekten başka bir şey değildir. Herkesin berbat en az bir anısı vardır okul ile ilgili. Benim de böyle çok kötü anılarım. Aslına bakarsanız okul kavramında nefret edecek kadar bol. Bunların büyük çoğunluğu da ilkokul yıllarıma ait. “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır” demişler. Benim böyle bir şansım hiç olmadı. Özellikle ilkokul öğretmenim tam bir kaçıktı. Şiddet, ayrımcılık, aşağılanma ve daha bir sürü berbat şey onda toplanmıştı. Sayısını hatırlamadığım kadar çok dayak yedim kendisinde. Yedik daha doğrusu. Kaşı yarılanı da gördüm sınıfta, korkudan yıllarca hiç bir arkadaşı ile konuşamayanı da. Hayır kötü bir öğrenci de değildim üstelik. Okuma yazmayı bilerek başlamıştım ilkokula. Sonrasında ilk günden yamuk çizgi çiziyorum diye azarlanmıştım. Azarlanma, şiddet derken okuyup yazmayı da unutmuştum. Çarpım tablosunu da ezbere bilip arkadaşlarıma yardım ediyordum ama sen bilmiyorsun deyip atmıştı yine şamarı. Bir keresinde de bir kitap özeti çıkartmamızı istemişti bizden. Ben de kütüphaneye gidip kapağında güzel bir kız olan Nabizade Nazım’ın yazdığı Zehra kitabını almıştım. Okula özetini götürünce vay efendim bu benim yaşıma göre kitap değilmiş, ben bunu okumamışım diye bir posta daha dayak. Yahu bir sorsana be kadın, bırak ispatlayayım okuyup okumadığımı. Sırf bu yüzden hayatındaki en unutulmaz kitap ne diye sorsalar Zehra derim hep. Uğruna dayak yemişim çünkü, asla unutmam. Bunun gibi daha yüzlerce anım; var ip atlayamadığım için azarlandığımdan tutun da havuz problemini çözemediğime kadar. Bütün okul hayatım ailemden uzakta geçtiği, dur sen napıyorsun diye soran kimse olmadığı için bu kadar hırpalandım sanırım. Ama bazen eğer böyle olmasaydı ne değişirdi hayatımda diye çok merak ediyorum. Ve biliyorum ki yanlız değilim.

Hadi ilkokul neyse de üniversite o kadar kötü olmak zorunda mıydı. Benim hayalimdeki ile gittiğim okul arasında hiç benzerlik yoktu. Keşke bıraksaydım diyorum sürekli. Heba olmuş koca beş yıl. Keşke lise mezunu olarak kalsaymışım. Özgeçmişimde gururla taşıdığım meslek lisesi ve benim için bir zaman kaybı fursayı olan Bilgisayar Mühendisliği ibaresi var.

Eğitilmek yerine birilerinin oyuncağı olduk yıllarca. Kimse hakkını savunmayı, eleştirmeyi, tüketmeyip üretmeyi öğretmedi bize. Yanlızca itaat etme ve herşeyi ezberleme öğretildi. Yapma, etme, söyleme derken kocaman korkak insanlar olarak toplumun büyük bir kısmının içinde bulunduğu o saflara katıldık. Yetişkin olduğumuzda da bize öğretilen o saçmalıklar sanki bizim fikrimizmiş gibi savunur olduk. Patronumuz ne derse, siyasetçiler ne söylerse ona inandık. İstikrar daha önemli dediler bize, bu yüzden değişimden kaçındık, senden bir şey olmaz dediler hak verdik. Sen o işi beceremezsin dediler, evet yapamam deyip bıraktık. Hiç yaşına yakışıyor mu dediler hemen sert ve ciddi olduk. Fikirlerimizi bile özgürce söyleyemedik, söyleseydik mutlaka hapse atılır, cezalandırılırdık. Galiba bizi çoktan öldürdüler ama mezara koyma işini sonraya bıraktılar.

Üstelik yanlızca Türkiye’de kötü eğitim yok. Yazarın bahsettiği gibi dünyadaki bir çok eğitim sisteminde problem var. Örneğin bu yazıyı yazdığım tarih itibari ile Amerikadaki elitler çocuklarını rüşvetle üniversiteye sokmaktan dolayı tutuklandı. Ve büyük bir çete çökertildi. Siz eğitim sistemini ticarethaneye dönüştürürseniz bunlar da elbet başınıza gelir. Ben Türkiyedekini çok eleştiriyorum çünkü bu sistemden çıktım ancak diğerleri de bence rezalet durumda. Bunun da farkına varmak lazım. Farkına varıp da değiştirmeye çalışmak lazım bir de. Ben, sen ne yaparız diye düşünürsek eğer Fransız Devrimi ile bir çağ kapatanlardan, İngiltere’nin sömürgesi olan Avustralya’ya gönderilmiş suçlulardan ve talep ettikleri haklar ile bir ülkenin temellerini oluşturan insanlardan ve daha nicelerinde bahsedebilirim. Onlar düzene itiraz eden, haklarını arayan ve daha iyisi için uğraşan bir avuç insandı kendi zamanında. Günümüzde ise devrimciler. Peki neden eğitim sisteminin değişmesi için itiraz eden yine bir avuç insan da bu sistemi değiştiren devrimciler olmasın? Biz neden olmayalım?

Kitaptan Darwin’in görüşlerinin neden benimsendiği ve tam zıttı olan Wallace’ın görüşlerinin ise neden unutulduğundan bahsediyordu. Ben de farkettim ki benim de Darwin ile bir anım var.

Darwin

Kitaptaki en sevdiğim cümleler; 

  • Öğrencilerin kafalarına bağımsız bir şekilde geçimin sağlamaya dönük eski amacın yerine bir nihai hedef - aşılandı: iyi bir iş bulmak.
  • Kendini üretmek üretimin nihai şeklidir.
  • Gerçek eğitim ancak kendinin farkına varma temeli üzerine kurulabilir.

Kitaptaki altını çizdiğim birkaç pragrafı da şu uygulamayı kullanarak paylaşıyorum.

“Artık olgunluk, neredeyse hayal. Boşanmayı kolaylaştıran yasalar ilişkilere emek harcama ihtiyacını ortadan kaldırdı, kredi imkânları kisinin finansal anlamda kendini kontrol etme yetisini gereksiz kıldı, kolay eğlence kendimizi eğlendirecek ugraşlara duyulan ihtiyacı yok etti, kolay cevaplar soru sorma ihtiyacını ortadan kaldırdı. Yargılarımızı ve irademizi, normal şartlardabir yetişkinin kendisine edilmiş bir hakaret olarak göreceği siyasi vaazların ve ticari kandırmacaların eline teslim eden çocuk bir millet olup çıktık. Once televizyon, sonra televizyonda izlediğimizşeyleri “satın alır” olduk. İhtiyaç duysak da duymasak da 150dolar ödeyip bir spor ayakkabı alıyoruz, sonra bu ayakkabılar kısa sürede giyilmez hâle geliyor ve yenisini alıyoruz. Spor arazi araçlarına biniyor, bu araçların baş aşağı bile gelse canımızı emanete debileceğimiz bir hayat sigortası olduğu yalanına inanıyoruz. Ve hepsinden kötüsü, Ari Fleischer* çıkıp “Sözlerinize dikkat edin.”dediğinde kaşımızı bile kaldırmıyoruz. Oysa bir zamanlar okulda bize “Amerika özgür insanların ülkesidir.” dememişler miydi? Görünüşe göre bunu da yutmuşuz. Eğitim sistemi, amaçlandığıüzere, bu yalanı da yutmamızı sağlamış.”

“‘Bir tutam bilgi tehlikeli bir şeydir.’ denmesi, sıradan insanların öğrenemeyecek kadar aptal olmalarından değil, tam tersine, öğrenmelerine izin verilemeyecek kadar zeki olmalarından kaynaklanmıştı. Toplumu bir arada tutan yanılsamaların farkına varan insanların sayısı artarsa halk tehlike oluşturmaya başlar. Çok uzun zaman önce, Çin’de bu felsefeye tarih öncesi imparatorları bir ad vermişlerdi,”insanları aptal hâlde tutma politikası” diyorlardı buna. Birkaç bin yılın geçmesinin bu liderlik perspektifinde yaptığı tek değişim, tarz değişikliği şeklinde oldu: Modern çağda, liderler bu büyük yönetim sırrından artık ulu orta bahsetmiyorlar.”

“Bürokrasilerin bu kadar aptal ve hantal olmalarının temel nedeni, geribildirimlere etkin şekilde cevap verememeleridir. Çok zaman önce ve çok uzak bir yerlerde belirlenmiş kurallara -sanki insani durumlar böyle kolayca kodlanıverecek kadar kesin formüllerden oluşuyormuş gibi- kanunen uymak zorunda bırakılan okul idarelerini bir düşünün.”

“Bu toptancı usulde okul öğretiminin büyük sırlarından biri de okullarda, çocukların öğrenme tarzlarına paralel bir öğretimin verilmemesidir. Daha büyük bir sır da aslında okuldan insana kendini yönetmeyi öğretmesinin beklenmemesidir. Stanley tarzı yasaktır. Okul size, bu ne kadar uzun sürerse sürsün, sıranızın gelmesini beklemeyi öğretir, o da gelirse tabii. Ve bir de çok büyük bir hevesle yabancıların yargılarına yanlış olsalar bile teslim olmaya Okul bizim örgütlü bir topluma dair ilk izlenimimizi edindiğimiz, onun herkesi kazananlar ve kaybedenler olarak sınıflandırmamız konusundaki insafsız ve sonu gelmez iştahına şahit olduğumuz yerdir. Ilk izlenimlerin çoğu gibi, okulun bize sosyal hayattaki yerimiz konusunda öğrettikleri çoğumuza bir ömür boyu eşlik eder. Sınıflarda yapılanlar, önemli çalışmalar değildir. Gencin üzerinde baskı oluşturan gerçek ihtiyaçlara hitap edemez sinif çalışmaları. Genç zihinleri zorlayan yakıcı sorulara cevap veremez. Gerçekte hep merkezi öneme sahip olmalarına rağmen, okul duvarının dışındaki problemler önemsiz görülür. Çalışmayı soyutlaştırmanın, ders eksenli hale getirmenin, bireysel istek, korku, deneyim ve sorulara uzak ve yabancı kılmanın net sonucu, öğrenciyi zorunlu bir kayıtsızlığa, gevşeklik ve ilgisizliğe itmektir.”

“Okul öğretimi ile eğitimi ayırın birbirinden, bakın ne denli faydalı farklar gözünüze çarpacak. Okul öğretimi bir alışkanlık ve davranış talimi meselesidir. Dışarıdan içeriye doğru oluşur. Egitim ise öncelikle insanın kendisine hâkim olması meselesidir. Sonra da kendini geliştirme, hatta kendini aşma meselesi. Çünkü bu durumda insan ruhunun bütün imkânları keşif ve kavrayış alanına girer. Okul öğretiminde başka birilerinin belirlediği bir gündem hep en üsttedir. Başkalarını memnun etme oyununa kendini kaptırmış kayıp ruhlar bundan pek rahatsızlık duymasalar da onu birçokları için böylesine sevimsiz -hatta kimileri için pornografik-kilan şey, bu zihin kontrolü vechesidir. Okul öğretiminin eksikliğini çok kolay telafi edebilirsiniz, insanlık tarihi geçmişte bunu yapmış pek çok kişinin hikayesi ile doludur. Fakat eğitim olmazsa hayat boyu tökezlersiniz, ne kadar paranız olursa olsun, istismar ve başarısızlık için çantada keklik! durumundasınız demektir.”

“Karmaşık kafalar her zaman diyalektiktir. Aristoteles bunu tam anlamıyla insan olmanın temel gereği olarak görür. Ancak diyalektik zihinlerin kesin gerçeği onların sanılara, ön kabullere daima meydan okumaları ve hiçbir şeyi mutlak addetmemeleri olduğundan, bu tür kafa yapısına sahip çok sayıda insan bulunması şirketlere ve şirketleşmiş hükümete ciddi problemler çıkarır.”

“Sıradan insanların pekâlâ yapabilecekleri şeyleri halletmek için uzmanların gerektiğine inanmak tuzağına nasıl oldu da düştük? Kendimizi bu kadar az düşünmeye nasıl başladık? Eğer okul görmemiş köylüler bir çelik fabrikasını söküp sonra da yeniden kurma işini profesyonellerden üç kat daha hızlı yapabiliyorlarsa sizin ve benim doğru diye kabul etmeye şartlandığımız şeylerin hepsini bir kez daha gözden geçirmeye ihtiyacımız var demektir. Hepsini. Buna diyalektik düşünme adı veriliyor. Bir zamanlar “diyalektik”, okulların merkezinde yer alırdı ama artık öğretmiyoruz onu. Hatta sözde “yetenekli ve üstün zekalı” çocuklara bile.”

“Once kamuoyundan gizli bir sekilde ustaca kışkırtılan krizler oluşturup sonra da bu krizlerin üstesinden gelmek için ulusal birlik ve bütünlük ihtiyacına vurgu yapmak yoluyla, tarih, istenilen maksada uygun şekilde yönetilebilirdi. Istenen bu disiplinli birlik bütünlük maskesinin altında liderlik ayrıcalıkları mutlak bir güce yakın olacaktı.”