Bir Aptal

2018, Oct 29    

Mucize diye bir şey var mı? Var ise şuan gelip beni bulması harika olabilirdi.

Bazen olur da içinde önünü kesemediğin bir gerilim hissedersin. Sebebini tam anlayamasan da genelde sol kısmında hissettiğin ve ne lan bu şimdi dediğin o sızı. Şimdi çıkıp birkaç gerizekalı aşk acısı derse ağzına kürekle vururum. Bu mesele o mesele değil. Bu içimizde çalan alarmların vücudumuza verdiği tepkiler diye düşünüyorum. Bir şeyler yanlış gidiyor, yangın alarmı çalıyor hadi kalk’ın yükselişleri. Tam da bu anda pencerenin camları kırılsa ve pelerini ile içeri seni kurtarmak için bir süpermen girse işte buna ben mucize derdim. Peki gerçekte ne oluyor derseniz şansız %98’lik kısmın içindeyseniz kapı kilitli oluyor ve siz dumanların içerisinde boğuluyorsunuz. Ne yaparsanız yapın o alarmların sesi susmuyor. Etrafı artık puslu görüyorsunuz. Yavaşça arkanızdaki duvara yaslanıyorsunuz ve yere doğru kendinizi bırakıyorsunuz. Nefes almak çok güç artık. Ağzınızı o yıllar önce depresyon kazağı diye aldığınız size iki beden büyük kıyafetimsi şey ile kapatıyorsunuz ama nafile dumanlar her yerde ve gittikçe de artıyorlar. Zaman ilerledikçe daha az görüyorsunuz etrafı ve daha az nefes alabiliyorsunuz. Ama o siren sesleri hep kafanızın içerisinde. İtfaiye mi bu yoksa yangın alarmı mı diye geçiyor içinizden aptalca bir soru. Şuan ölmek üzeresin ve düşündüğün soruya bak diye kendine kızıyorsun üstelik sanki hayatın boyunca hiç yapmamış gibi. Bu da alışkanlık olmuş değil mi. Bütün hayatın boyunca kendinle kavga ettin ölürken de bunu yapmalısın, şimdi tam sırası. Zaman ilerliyor oksijen tükeniyor ve hep o filmlerde gördüğün şey gerçek oluyor birden.

Hayatın gözünün önüne geliyor ve geçiyor son sürat. Ama çoğunluğu güzel anılar. Babanın sana sarılması, birinci sınıfı bitirdiğinde aldığı atari, kardeşin ile çiçek çıkarttığınızda başından saatlerce kalkmadığın o ördek vurma oyunu. Ördeği vuramadığında sinsice gülen siyah köpek. İlk aşkın. Üniversiteyi kazanman, dostların ile yaptığın çılgınlıklar, ilk defa birine sarılman ve onun sıcaklığı, mezun olman, çalışmaya başlaman ve proje müdürü olman. Oysaki idari kabiliyetin hiç olmamasına ve kendini idareci değil de lider olarak tanımlamana rağmen. Ardından evlenmen ve dünyanın en harika ünvanına sahip olman. Ve o gün 6. kattaki evinin kapısını açman. Uyuya kaldığında gözlerini dehşetle açtığında saran o simsiyah duman bulutu. Şimdi de buradasın işte. Ve halen pencereden taytlı birinin gelip seni kurtarmasını umacak kadar da aptalsın. Ama nasıl başladığını hatırlamıyorsun bu yangının. Gözlerini kapattığın ve son nefesini içine çektiğin anda farkediyorsun. İç sesin yankılanıyor seni saran bütün hücrelerinde. Sebebi bendim.

Konu buraya nasıl bağlandı sahi hiç farketmedim. En son mucize diyordum ve gerçek hayatta yaşadığım etrafımı kaplayan dumanlar hikayeleşmiş. Çoz uzun zaman oldu yazmayalı, oysa kendime hergün gerçekleşmesi imkansız onlarca hayal anlatırken yine kendimi bilgisayarın başında buldum bazen etkisi azalsa da içimden hiç gitmeyen o gerilim hissiyle. Bu sefer kelimenin tam anlamı ile boka batmış durumdayım. Bir dizi yanlış fikir kıvılcımlarının büyümesi ile kendimi saran bir ateşin tam merkezindeyim. Bir yada iki tane yanlış fikir sizi mahvetmeyebilir ama bunların sayısı arttıkça ve sizin bunları farketmemeniz durumunda dönüşü olmayan bir yola giriyorsunuz.

Kendimi hep çok zeki insanların da böyle duygusal fırtınaları oluyor ve onlar aslında böyle üretiyorlar diyerek avutmaya çalışıyorum. Üstelik onlarca yazar, şair ve ressam örneklerim de var. Umarım kendimi kandırmıyorumdur. Bir aptal olarak ölmeyi tercih etmem sanırım.

“Sevgi dolu değilim, nefret dolu da. Barışçıyım, biraz da savaşçı. Biraz güçlüyüm, biraz zayıf. Biraz iyiyim, biraz kötü… İyi? Kötü? İnsanım!” - William Shakespeare