Ay Götüm

2018, Nov 13    

Bu yazının başlığı aslında “hatasız düşünme sanatı” olacaktı ama bu isim biraz sıkıcı geldi bana. Çok basmakalıp ve sıradandı. Ben de değiştirip yeni başlığımı attım biraz tereddütle. Ay götüm lafını samimi olduğum insanlara çok kullanıyorum. Saçma sapan bir şey söylediklerinde, düşündüklerinde ya da yaptıklarında pat diye “ay götüm” demek geliyor içimden. Rahatlatıcı bir etkisi de var üstelik. Biraz tereddüt etmemin sebebi ise ya insanlar okuyunca ne düşünürlerdi kaygısı oldu. Sonra durup kendime dedim ki “Ayy götüm Ebru ya” ve hemen yazmaya koyuldum.

Bir süre önce verdiğim onlarca yanlış kararın sonuçlarına acı bir şekilde katlanmak durumunda kaldım. Ve bu sonuçların getirdiği duygu yüklemesine de tabi ki. Böyle kötü hissettiğimde genelde yazıyorum. Birine anlatmaktan daha iyi geliyor sanki. Bazıları yazının bulunmasının, insanın düşünme sistemini değiştirdiğini söylese de(ki bu doğru da olabilir) ben bulunmasından mutluluk duyuyorum. Yazi ile konusma arasinda buyuk uçurumlar var. Örnegin biri konusurken onun ses tonuna, mimiklerine, kiyafetine, duruşuna vs onlarca seye odaklaniyoruz. Ki yapilan arastirmalar da insanlarin buyuk coğunlugunun(%78 civari) ne soyledigimize degil de vucut dilimizin ne anlattiğina odaklaniyor. Ancak yazi da öyle bir sey söz konusu dahi bile değil. Kim bunu hangi kiyafetle yazdi, acaba basini neden anlamsizca one eğdi diye dusunmuyoruz. Görsel ve işitsel uyaranlar da olmadığından tek odaklandığımız düşünceler, aktarılan fikirler oluyor.

Dedim ya yazıyorum genelde hissettiklerimi ve bunları paylaşmaktan da çekinmemeye çalışıyorum. Birileri okuyunca anlamsız bulabilir, ben de yazdıklarımın bir kısmana sonrasında acaba niye bunu yazmışım diye düşünüyorum. Ve kendi gelişimimi takip altına almış oluyorum. Bu blogu açmış olmamın temel sebebi de buydu. İkinci temel sebebi ise insanlar ile paylaşmak. Bakın buraya kocaman bir parantez açıyorum. İnsanlarla iyi, kötü ne varsa paylaşmak. Çok eskiden kendimi kötü hissettiğimde insanlara sorardım; sen de bazen böyle hissediyor musun?, bazen de yaşamak sana anlamsız ve kötü gelmiyor mu diye?. Büyük kısım bunları reddederdi ya bana ya da kendilerine itiraf etmekten kaçınırlardı. Ama hadi dürüst olalım, hepimizin bok gibi günleri, hafataları, ayları olmuştur. Olmazsa sıkıntı zaten. Ancak bize insanların aktarıldığı sanki onlar hep çok mutlu, çok başarılı olduklarıdır. Göle ayağı kayıp kazara düşen biri bile ya geçen bizim gölde rafting yapıyorum diye anlatıyor. En harikayım, mükemmel bir hayatım var pohpohlanmasının en büyük silahı da sosyal medya. Çok mutlu ve sürekli eğlenen instagram ahalisi, 280 karakter ile tartışmaya çalışan twitter ahalisi, hala kullanıcısı olan ve twitter ve instagram karışımı olan facebook ahalisinde çok sıkılmıştım. Bana samimi gelmeyen bir şeyler vardı. Önce bütün sosyal mecralarda takipçilerimi sınırladım. Kuzenlerimin koçişleri ve topalak çocukları da buna dahil. Sonra kendimi gözlemleyince yine anlamsız saatleri bu sosyal mecralarda geçiriyordum. Ve bir terazi koyup ortaya bir karar vermem gerekiyordu. Bir tarafına geri alamayacağım zamanımı yerleştirdim. Diğer tarafına ne koyarsam koyayım hafif geliyor, havada kalıyordu. Bende sınırlı kullanım haklarımı da kaldırıp tamamen bıraktıp. Tahmin edin ne oldu. Kendimi daha özgür hissetmeye başladım.

Hani sürekli kendimizi kanıtlamaya çalışır ve deliller gösteririz ya. Ailenin en uslu çocuğu ya da en fırıldağıyızdır gibi. Hep bu kendi hakkımızda düşüncelerimiz yüzünden bu sınırın dışına çıkmaktan çekiniriz. Aynısını sosyal medyada da yapıyoruz bence. Farketsek de farketmesek de, yaratılışımızda olan bir şey bu. Ben varım, buradayım olgusu. Ama benim ne kadar iyi, ne kadar zeki, ne kadar eğitimli biri olduğumu kanıtlamama gerek yok ki. Çünkü öyle değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım.  Hep emin olmama durumu ile yaşadım aslında. Söylediklerimden, düşüncelerimden. Bu insanlarca kendine güvensizlik olarak algılandı. Ve o insanlar kendine çok güvendikleri için öğrenme yollarını tamamen tıkadılar. Bir şeyin doğru olduğunu söylemek imkansıza yakındı oysa. Beynimiz inançlarımıza göre çevremizi algılarken doğrular da kişiden kişiye değişiyordu. Ve ben kendi fikrimin doğru olduğunu nereden bilebilirdim?

Felsefede en sevdiğim temel taşlarından bir tanesi soru sormaktır. Büyük çoğunluğunun yanıtını alamadığımız sorular hem de. Doğduğumuzda her şeyi bilen sonrasında unutan mı canlılar olduk? Tanrı var mıydı? Bizim amacımız neydi derken uzar gider bu liste. Peki sormak neden önemlidir derseniz, sorduğumuzda düşünmeye başlarız aslında. Hatta bazen öyle sorular olur ki artık cevabı önem niteliğini kaybetmiştir. Sığ ve kendinden emin insanların yaptığı ise bu soru sorma eylemini sonlandırmak en aza indirmektir. Ardından ver elini feryat figan.

Ben de kendime sık sık bu sorulardan yöneltiyorum. Cevapları can yakıyor bazılarının, duymak dahi içimden gelmiyor. Ama birinin bunu yapması gerek elbette. Kimse size neyin doğru ya da yanlış olduğunu söylemeyecek. Bunu denediklerinde lütfen kaçın oradan. Çünkü tek istedikleri kendi doğrularını size kabul ettirmek. Ne diyordum ben. Ha tamam hatırladım sorularda kalmıştık. Kendime sorduğum ilk soru ben nasıl olur da böyle saçma düşünebilirim oldu? Hayır genel itibari ile zaten mantıklı düşünen bir insan da değilim ama bu kadar da saçma düşünmemin sebebi neydi? Sebebi mücadeleye değil, sonuca tapmaktı. Yüzleşmem gereken temel sorunlardan biri de buydu. Sonrasında gelen onlarca soru ve düşünce silsilesi birbirini izledi. Şuan her şey yolunda. Bunları değiştirdikten sonra hayatımı düzene soktum. Her şey istediğim gibi gitti. Ve şuan ceo’luğunu yaptığım ofisimde bir elimde pro, öbür elimde viskim ve kafamda düşünceleri yazıya döken düşünce kaskımla bunları yazıyorum. Ha ha ha. Yemediniz değil mi. Mevzu o kadar kolay değil işte. (Bu arada düşünce kaskı iyi ki yok. Yoksa hepten sıçmıştık.) Şu yaşıma kadar edindiğim tecrübelere bakacak olursak bunun sonu yok. 24 yaşımda da 90 yaşımda da kendimle kavga edeceğim. Çünkü donanım bu şekilde kurulmuş arkadaşlar. Eğer kendimizi sürekli sorgulamaz ve daha iyisi için koşturmasaydık neslimiz dinazorlar gibi yok olmaya mahkumdu. Bakın size kanıt olarak da yapılan bir araştırmayı anlatayım. Beyninde hasar olan birinin beyninin sağ ve sol yarım kürelerini birbirine bağlayan kısım kesildiğinde; küçükken ne olmak istediği sorulduğunda sağ ve sol el farklı meslekler yazmış. Ve bunun gibi daha onlarca örnek ve deneyde gösteriyor ki çok kişilikliyiz. Kafamızın içerisinde sürekli düşünen ve birbiri ile tartışan bir sürü taraf var. Bazı kısımlar dilsiz(sol sağ yarım küre örneğinde olduğu gibi) Bazı kısımlardan da haberdar bile değiliz. Böyle olunca da farklı zamanlarda farklı kişilik özelliklerini gösterebilliyoruz. Genelde en çok kimi dinliyorsak daha doğrusu kim daha güçlü ve sözünü dinletiyorsa o oluyoruz. Her zaman olmasa da. Bunları okuyup öğrenince ben de hep aaha anı oluşuyor.

Her zaman ki gibi konudan çok saptım ve katiyen toparlayamıyorum. Hayır dinazor konusuna niye girdim abi yaa. Orası havada kaldı biraz. O kısmı da sizin araştırma merakınıza bırakıyorum. Bu postun asıl yazılış amacına gelirsek eğer; Ebru’yu Ebru yapan düşüncelerimi ve başarısızlıklarımı paylaşmak istedim. Çünkü başarılarımın altında yatan hep bu başarısızlıklarım. Üzüldüm, kendime kızdım, sorguladım ve bunları şimdiki zamana taşıdım. Halen üzerinde çalışıyorum. Hiçbir zaman işler istediğimiz gibi gitmeyecek. Ya da hemen çözülmeyecek. Ancak şimdi mecburen sıfırdan başlamak durumundayım. Ve nedense bu halimden memnunum. Kaybetmek belki de kaybetmek değildir kim bilir.

Son olarak yaptığım hataları, yanlışları bir kenara bırakıp, bunlardan ders alarak ve de son kez bunları yaptığım için kendime “ay götüm Ebru ya” diyerek bu postu bitiriyorum.

Sevgiler.